Biyo-Silah GDO'lu Tohumlar

 

 

Biyo-Silah Terminatör Tohumlar (1-5) / Naci KAPTAN

gönderen Kutadgu Bilig » Pzt Eyl 28, 2009 22:23

BİYO-SİLAH TERMİNATÖR TOHUMLAR - 1

Omphalotus olearius ve yeşil devrim


Tohum

Dörtnala haberci ilkyazdan

Aşağıdan inceden beyazdan

Dumanı tüten sıcak tohum

Dolan kara toprağı dolan

Ulaş yeryüzüne ak tohum

Hay gücüne kurban olduğum

Dağ taş dinlemezim hey aman

Göster o gül yüzünü göster

Önce yeşil yeşil bak tohum

Sonra sarı sarı gülüver

Donansın donansın daneler .

Melih Cevdet Anday


Omphalotus olearius ve tohum savaşları

Tebere Nillus II.VII ;

Omphalotus olearius

Ol ülkenin kralı Nillus adaletli idi. Ama Kraliçesi Tebere çok hırslı ve kendisini beğenmiş idi. Kraliçe, sınırdaş ülkenin genç ve yakışıklı generaline aşık olmuş ve onun isteği ile. kocası olan kralı öldürme planı yapmışlardı. Sonra Ülkeyi birlikte yöneteceklerdi!

Veya kraliçe öyle sanıyordu !!!

***

Adam rüzgârla yarışan doru atıyla, Kara ormanı geçti. O adam ki kara pelerini içinde, ince uzun boylu idi. Kale duvarı dibine vardı, Daracık bir kaya arasından girdi, Gölge gibi gizli dehlizlerden akarak geçip, karanlık bir aralıktan sarayın mutfak odunluğuna vardı.

Sadece gözleri görünüyordu. Parlak ve ürkütücü idi.

**

Mutfak ocaği başinda şişman bir adam var idi.

Adam korkmuş ve heyecanli idi.

Kara pelerinli adam elindeki torbayi uzatti ve ürkütücü bir fisıltiyla dedi ki ;

"Bunlari azar azar kralin yemeğine koyacaksin,kraliçe Tebere'nin emridir."

Yine geldiği gibi karanliklara karişarak gölge olup kayboldu.

***

En göze batmayacak ölüm ise yavaş yavaş zehirlemek olacakti.

"YAVAŞ YAVAŞ ZEHİRLEMEK " !!!

Torbada Omphalotus olearius adini taşiyan çok zehirli bir mantar türü vardi.

Sarayin aşçisina zenginlik vaadi verilmiş, gözü de korkutulmuştu.

Omphalotus olearius, azar azar yemeklere konulacaktı.

Kurulmuş olan ölüm tuzaği işlemeye başlamıştı !

***

Tarih içinde nice komplolar ve cinayetlerde kimbilir ne kadar ve ne tür zehirler ve zehirli besin maddeleri yemeklere katilarak verildi, bilemeyiz .

Ama çok kullanilmiş olduğu kesindir.

***

İnsanoğlu hirs ve sonsuz istekleriyle, ele geçirmek istediklerini almak için başta taş, sopa,mizrak.ok ve gelişen zaman içinde daha öldürücü,yok edici silahlar yaparak, savaşarak, istila ederek amacina ulaşmayi denemiştir.

Savaşlarda komşu veya uzak ülkeler yine silah gücüyle istila edilmiş.,zenginlikleri yağma edilmiş,istilaci güçler bu toprak ve ülkeleri yönetir hale gelmişlerdir.

Gelişen zaman içinde uluslararasi hukukun, medeniyetle birlikte toplumlarin yönetim sistemi olarak kabulunden sonra ,güçlü ülkeler , zenginliğini talan ederek ele geçirecekleri ülkeleri istila edebilmek ve doğal kaynaklarinii yağmalamak için "güçlü gerekçeler " yaratmak ve bulmak zorunda olmuşlardir.

Ikinci Dünya Harbi sürecinde Alman'lar propoganda ve sistematik psikolojik harbin gücünü keşfetmişler, İngiliz’ler ise bunu Devlet politikasi haline getirmişlerdir.

ABD ise tüm bunlarin yaninda zorbaca davranmayi da seçmiştir.

Bu durum daha sonra gelişmiş olan ülkelerin genel politikasi olmuştur.

Yoksul ve az gelişmiş, yöneticilerini kendilerinin atayabildiği ülkeleri ,ardina siğindiği sahte gerekçelerle askeri güçle işgal ederek veya sistematik olarak borçlandirip ekonomik işgal yoluyla ele geçirir olmuşlardir.

Uluslararasi hukuk kurallari , Gelişmiş olan emperyalist Dünya ülkelerini , daha kapali yöntemlerle ve hukuka uygun gözüken ,daha az masrafli , daha etkin ,İSTİLA METODLARIYLA ELE GEÇİRMEK ,İSTİLA EDİLEN ÜLKELERİN DOĞAL KAYNAKLARI KONTROL ETME GÜCÜNÜ SOĞUK SAVAŞ YAPMADAN KAZANMAK politikalarına yönlendirmiştir.

Sizlere bu yazi dizini ile anlatabilmeye çalişacağim GIDA SAVAŞLARI da istila ve doğal kaynaklari elde edebilmek için gelişen bilim ve teknolojinin klasik silahlarla yapila gelmiş olan savaş türünü nasil değiştirmiş olduğu ve toplumlari nasil etkileyerek yok oluşa götürebileceğinin ve bu modelleme içinde Türkiye'mizin konumunun sunumudur.

Melezleştirilmiş ,Genetiği ile oynanmiş tohumlarlarla birlikte Ülkemizdeki tarimin planli olarak nasil yok edildiğini de bu sunum içinde irdelemek yararli olacaktir.

***

“Petrolun kontrolü ile bütün bölge ve kıtaları, gıdanın konrolüyle bütün insanları kontrol edebilirsiniz " Henry Kissinger 1970


Ölüm tohumlari

Rockefeller, Carnegie, Harriman ve diğer zengin elit aileler tarafından fonlanan öjenik (üstün ırk yaratma) lobisinin 1920'den beri biricik amacı "negatif öjenik"tir. "Negatif ojenik" istenmeyen soyların sistemli bir şekilde yok edilmesidir.

***

Rockefeller Vakfi 1946`da adı yeşil olan `Yeşil Devrim`i başlattı.

Bu sözde `Yeşil Devrim` aslında neydi?

Veya bu devrim dedikleri şey,gerçekten yeşil mi idi ?

1960`larda Rockefeller`in çalıştığı Meksika ve Hindistan gibi ülkelerde daha çok ürün veren ıslah edilmiş tohum çeşitleriyle açlık sorununu büyük ölçüde çözmeyi vaat ediyordu.

Rockefeller 1971'de Uluslararası Tarım Araştırmalarında Küresel Danışmanlık Grubu olan CGIAR'ı kurdu. CGIAR, üçüncü dünya ülkelerinin bilim adamlarının ve agronomistlerinin (tarım uzmanı) "modern tarım ürünü" kavramlarında uzmanlaşmaları ve ABD'de öğrendiklerini ülkelerine götürmeleri ile yakından ilgilendi.

GDO'lu "Gen Devrimi"nin yaygınlaşması için paha biçilmez bir etki şebekesi oluşturdular. CGIAR, daha etkin olabilmek için BM Gıda ve Tarım Örgütünü (FAO), BM İlerleme Programı'nı ve Dünya Bankası'nı da işin içine dâhil etti.

Yıllar sonra Yeşil Devrim`in aslında Rockefeller ailesinin ileride tekelleştirebilecekleri yeni bir alanın geliştirme planı olduğu ortaya çıktı; aynen yarım yüzyıl önce petrol endüstrisi işinde tekelleşme yolunda yaptıkları operasyonlar gibi bir şey.

Günümüzün teknolojisi ,zehirli mantar Omphalotus olearius'un ve nicelerinin benzerlerini ,tohumlarin içine yerleştirdi !!!

Sebze,tahil ve meyvalar birer silah haline getiriliyor.

Biyo-silah tohumdan üretilen gidalar yüzlerce çeşidi , cicili ambalajlariyla market raflarinda yerlerini aldilar.

Üzücü olan şudur ki ;

Bu ürünler çocuk mamalarindan tutun da , yetişkinlerin de kullandiği gida ürünlerinde var ve çeşit sayisi ise 800 civarinda.

Bu tür gida ambalajlarinda ise UYARI yok !!!

Ne yazik ki buna karşi bireysel önlem alabilme gücümüz de yok.

Toplumunun sağlik ve geleceğini,topraklarinin verimini,üretilen gida ürünlerinin sağliğa zararli olmamasini savunabilmek artik Devletlerin ve yöneticilerin işidir.

Emperyalizmin öldürü ve yok edici , sahiplenici hirsi , Üretici ana tanriça Kybele'nin yerini aldi.

İçinde ölüm taşiyan tohumlar,geri kalmiş ülkelere önce destek ve yardim olarak veriliyor.Sonra da lisansa bağlanarak bu tohumlarin kullanilmasi zorunlu hale getiriliyor !

21.Yüzyilda artik tank,top,füze vb yok edici silahlar yerine ,genetiği değiştirilmiş olan tohum/gidalar kullanilmaktadir.

Böylece toplumlarin bedensel/zihinsel sağliğini ve gelişimini olumsuz etkilemek ve ülkelerin tarimsal ekonomik kaynaklarini yok ederek üretim kapasiteleri de düşürerek denetim altina almak ve ülkeleri fakirleştirerek bağimli kilmak,yönetilebilir duruma getirmek mümkün hale gelmiştir.

Çocuklarını koruyamayan toplumun tiksindirici yüzü

Güzel bir dünya isteğimiz salt kendi çevremizden, çocuğumuzdan ibaret kalmakta! Yazıyoruz, söylüyoruz, isyan ediyoruz, ama biliyoruz ki sessiz bir toplumun bütün suç ortaklığını da yaşıyoruz.

Bebek şampuanı, bezi, maması reklamlarını izlerken bir gülümseme belirir yüzümüzde. Gereksinimleri karşılansın diye çaresiz bekleyen yavrucaklar için, diğerleri, ekran önü yavruları, tanıtım yapmaktadırlar. Eğer gördüğümüz bebeğe içimiz ısınmışsa uzun süre bakarız beyaz cama. Muhtemelen o sırada bilinçaltımıza kazınır satılan ürünün markası.

Hadi diyelim ki bebekler için hazırlanmış ürünlerde onların bulunması katlanılabilir sayılsın… (Hoş katlanılamaz ya, neyse…) Peki ya diğerleri…

Örneğin bir turizm firması, bir emlak yatırım bürosu niçin kullanır bebekleri, çocukları? Güzel resim verirler, yüzlerdeki masum, sevecen, içten ifade bizi çekip, içine alır ve biz, farkında olmadan o insancıklar eliyle az sonra nakit akışı sağlayacak müşteriye döneriz de, ondan! Burada bir ahlaki ölçüt aramak dangalaklıktır elbet!


GDO`LAR EVİMİZE SİNSİCE GİRİYOR…

Tanıtımlar çoğunlukla ürünlerin içeriğine yönelik bilgi vermezler. Söz gelimi bir ayçiçeği yağı tanıtımında dünyada yapılan araştırma sonuçlarından söz edilmez. Söz konusu madde insanın ömrünü azaltan, doğrudan kanser yapan azılı bir katildir aslında. Oysa biz ekranda samanlığı seyran olmuş bir aile görürüz ve masalarında ayçiçeği yağı bulunur. Baş aktör çocuklardır. Çocuklar kendi fotoğraflarıyla hem anne-babaları, hem de kardeşlerini zehirlemek için kullanılmaktadır. O sırada ekrandaki yavrunun sömürülmesi de cabasıdır.

Bir bebek maması firmasının ürünlerinde Genetiği Değiştirilmiş Organizma kullanıldığını çok iyi biliyorum sözgelimi! Ancak yasalar izin vermediği için size bu firmanın kimliğini açıklayamıyorum. GDO`ların ne tür sıkıntılar yarattığından söz edebilirim, ancak hangi üründe bunların kullanıldığını ticaret/rekabet her ne haltsa, o yasalar nedeniyle açıklamam olanaksız. İşin alçakça olan yanı, o bebek mamasının satışı için, bir ajanstan getirtilmiş bir bebeğin kullanılmasıdır! Her şeyi satın alınır kılan kapitalist ahlak(sızlık) önce ekrandan sızar evimize, sonra ürüne döner.*1*

*1* Enver Aysever / 2009-06-07 Birgün http://www.birgun.net


--------------------------------------------------------------------------------


BİYO-SİLAH TERMİNATÖR TOHUMLAR 2

ARILAR NEREYE GİTTİLER ?

HOROZ İBİĞİ OTU NEREDEN GELDİ ?

Size sorularım var;

Arılar neden kayboluyor?

Neden kitle halinde ölüyorlar.?

Bir gram bal için 120 bin çiçek dolaşiyor ari.

Hem bal yapiyor,hem de polenlerle döllenmeyi sağliyor.

Beslenme zincirinde yaşamin devamliliğini sağliyor.

Böylesi işçiyi hiç bir yerde bulmak olasi değildir.

İşte bu çalişkan işçiler kitleler halinde ölüyorlar.

Hem de dünyanin farkli bölgelerinde !!!

Einstein demişti ki ;

"Eğer arilar yok olursa,insanlik da yok olur !!! "

Neden kanser vakalari çoğaliyor ?

Komşunun ilköğretime giden 7 yaşinda kizi ,neden ergenlikle bu erken yaşta tanişti ?

Ölü ve premature doğumlar artıyor mu ?

Neden doğurganlık azalıyor ?

Bunlara yanıtınız var mı ?

Var ise, söyleyin bakalım;

Hindistan'da 200 bin çiftçi neden intihar etti?

Karpuzdaki kabak tadi nereden geliyor?

Domates ile kuzey bölgelerde yaşayan soğuk su baliğinin ilintisi nedir?

Yaz, kiş sebzeleri, artik neden her mevsim tezgahlarda?

Salatalık, buzdolabında neden su gibi oluyor, çürüyor?

Mısır ve soya’nın yapısında, balık ve akrep genlerinin işi ne ?

Görüntüsü ve rengi çok güzel olan sebze ve meyvelerin neden tadlari kayboldu

Meyvalarin, sebzelerin damağımızı okşayan lezzetini kim çaldı ?

Sakın ola demeyin ki "ağzimizin tadi kaçti" !!!

Aslinda kaçan, insanliğin ağiz tadi değil, tehlikede olan sağliği ve az gelişmiş olan toplumlarin geleceğidir !!!. Dünya çok büyük bir tehditle karşi karşiya.

Bu tehlike , insanliğin temel gereksinimi olan GIDA ile toplumlara aktariliyor.

Geri kalmiş ve gelişmekte olan ülke insanlarinin varliklari tehlikededir.

Ve bu tehdit biyolojik bir silahla gerçekleştiriliyor !!!


Genleriyle oynanmiş tarim ürünleri...

Sanmayalim ki tehdit altinda olan sadece insanliğin geleceği ve gida kantrolu ile yönetilebilir olmasi değildir.

Bir diğer tehlike de ,tarim alanlarinin melez bitkilerle istila edilmesi ve üretiminin, yönetici güçler tarafindan denetlenerek, azaltilip, topraklarin tarim alani vasfindan çikmasi ve kullanilamaz hale gelmesidir.

Onlara göre,dünyadaki tüm zenginlikler, güçlü olanlara aittir. Süratle çoğalmakta olan az gelişmiş veya geri kalmiş toplumlar "bir çekirge sürüsüdür" ve etkin bir biyosilah olan tarim ürünlerinin genleriyle oynanarak, gidanin güç ve etkisiyle bilimsel yönden üreyemez ve hastalikli hale getirilerek yok edilmelidirler.


TRANSGENİK TARIM ALANLARINDAKİ BEKLENMEYEN GELİŞMELER

Amerika Birleşik Devletleri'nde, 5000 hektar transgenik soya ekim alanı üreticiler tarafından terkedilmek zorunda kaldı ve 50 bin hektar daha ciddi tehdit altında.

Bu durum, Dünyanın en büyük yağmacısı olarak bilinen Monsanto devine karşı durmaya karar veren bir "yabani ot"tan kaynaklanıyor. Küstah, mutasyona uğramış bu bitki hızla yayılarak, "hiçbir yabani bitkinin direnemediği", glifosfat bazlı total herbisit Roundup'a meydan okuyor.

2004 yılında Georgia eyaletinde Atlanta'ya yaklaşık 130 km mesafede Macon şehrinde bir çiftçi, soya alanında bazı horozibik sürgünlerinin, tarlasını ıslattığı Roundup'a direndiklerini farketti.

Bu yayılmacı yabani otun kurbanı alanlar, "hiçbir yabani otun direnemediği" Roundup'a dirençlilik geni almış Roundup Ready tohumları ile ekilmişti.

O günden bugüne, durum ağırlaştı ve olay diğer eyaletlere de -Güney ve

Kuzey Caroline, Arkansas, Tennesee ve Missouri- yayıldı.

Dorset'te Winfrith'de yerleşik bir İngiliz örgütünden (Centre for Ecology and Hydrology) bilim adamlarına göre, GDO bitki ve bazı istenmeyen otlar (horozibiği gibi) arasında gen alışverişi gerçekleşmişti.

Bu saptama, genetiği değiştirilmiş bir bitki ile değiştirilmemiş bir bitki arasında melezlemenin "imkânsız" olduğunu ısrarla iddia eden GDO savunucularını n kesin ve iyimser iddialarının tersini söylüyor.

Tarımsal sorunlar konusunda uzman İngiliz genetik bilimci Brian Johnson'e göre: "Milyonlarca olasılık içinde tek bir çaprazlamanın başarılı olması yeterli. Bu gerçekleştiği anda, yeni bitki çok büyük bir seçilim avantajına sahip olur ve hızla çoğalır. Alanda kullanılan glifosfat ve amonyum bazlı güçlü herbisit, otlar üzerinde ağır baskı

uygulamış, bu da uyum hızını artırmıştır." Böylece, herbisitlere dirençlilik geni, içinde bulunduğu ve korumakla yükümlü bir tohumdan, horozibiğine geçerek, artık yok etmesi imkânsız bir melez bitkinin doğumuna neden olmuş gibi görülüyor.

Tek çözüm, eskiden yaptığımız gibi yabani otları elle yolmak, ancak alanların genişliği düşünülürse bu her zaman mümkün değil. Ayrıca, derin köklü olan bu otları yolmak hayli zor ve işte 5000 hektar alan öylece tümüyle terk edildi. *1*


Kaynakçalar

*1* Çeviren: Zeynep Bilgi Bulus / 24 Temmuz 2009

http://groups.google.com/group/pembedom ... 4df?hl=tr#


--------------------------------------------------------------------------------


BİYO-SİLAH TERMİNATÖR TOHUMLAR 3

Kendimizin çıkarlarımızdan fedakarlık ederek dünyanın iyiliği için lüksümüzden vazgeçeceğimiz konusunda kandırmamıza hiç gerek yok." Seorge Kennan, 1948


Bu, güç devrimi tarihinin de ötesindedir, hatta bilim dâhi bu azınlığın hizmetine sokulmuştur. 1948'de Kennan'in da kendi notlarında tavsiye ettiği gibi, herhangi bir fedakârlık veya dünyanın iyiliği düşünülmeden acımasız politikalar uygulandı,

Ölüm tohumları

Sizlere belki duymuş ve hatta okumuş olduğunuz önemli bir kitap ve yazarından bahsetmek istiyorum;

Gazeteci F. William Engdahl, 'Ölüm Tohumları' eserinde GDO adı verilen "şeytan planının" tüm ayrıntılarını açıklıyor.

Amerika üzerinden insanlığı kontrol altına almak, bazı milletleri kısırlaştırarak yok etmek gibi çok kirli planları olan şirketlerin içyüzünü deşifre edilen eserin 'giriş' bölümü aşağidadir. 'Ölüm Tohumları' herkesin üzerinde çokça düşünerek okuması gereken bir şaheser.

"Biz dünya nüfusunun %6.3'ünü oluşturuyoruz ama zenginliğinin yarısına sahibiz. Bu farklılık özellikle bizler ve Asyalılar kadar büyük. Böyle bir durumda kıskanılma ve gücenilme gibi bir durumda olamayız. Gelecek dönemdeki asil görevimiz, ulusal güvenliğimize bir zarar getirmeden bu farklılık durumunu sürdürebileceğimiz bir ilişki kalıbı tasarlamaktır. Bunu yapmak için de tüm duygusallık ve hayallerden uzak durup dünyanın her yerindeki ulusal hedeflerimize odaklanmalıyız. Kendimizi çıkarlarımızdan fedakarlık ederek dünyanın iyiliği için lüksümüzden vazgeçeceğimiz konusunda kandırmamıza hiç gerek yok." Seorge Kennan, 1948

Bu kitap küçük bir sosyo-politik elit zümre tarafından 2.Dünya Savaşı sonrasında Vaşington'da ele alınmış bir proje ile ilgilidir. Bu, Kennan'in "farklılık durumunu sürdürebilmek" tümcesinin nasıl hayata geçirildiğinin anlatılmamış hikâyesidir. Aynı zamanda bir avuç insanın savaş sonrası tüm kaynaklara ve güce sahip oluşunun da hikâyesidir.

Bu, güç devrimi tarihinin de ötesindedir, hattâ bilim dâhi bu azınlığın hizmetine sokulmuştur. 1948'de Kennan'in da kendi notlarında tavsiye ettiği gibi, herhangi bir fedakârlık veya dünyanın iyiliği düşünülmeden acımasız politikalar uygulandı,

Seleflerinin aksine İngiliz imparatorluğu içindeki hâkim guruplar, yeni beliren 'Amerikan eliti, kendilerini savaştan sonra, "Amerikan Yüzyıh"nın şafağında ilan ettiler ve hitap yeteneklerini, dünyanın iyiliği için düşüncesini kendi amaçlarına uygun şekilde kullandılar. Onların Amerikan Yüzyılı daha yumuşak ve kibar bir imparatorluk olarak sömürgecilikten kurtuluş, demokrasi, ekonomik gelişme ve özgürlük kisvesi altında diğer ulusların kaderlerine hükmedebilen, Büyük İskender'den sonraki en büyük küresel imparatorluktu.

Bu kitap "Bir Savaş Yüzyılı:

Anglo-Amerikan Petrol Politikaları ve Yeni Dünya Düzeni" adlı kitabın bir devamı niteliğindedir. Petrolden sonra ikinci bir "kırmızı hattı" takip eder. İnsanın yaşamını sürdürebilmesinde en temel ihtiyacı olan günlük ekmeğinin karşılanmasını konu alır. 70'ler boyunca bu Amerikan elitin menfaatine hizmet eden kişi, hayatı boyunca 'güç dengesi1 politikalarının bir uygulayıcısı olan Henry Kissinger'di. Ve dünya hâkimiyeti konusundaki şu fikrini açıklamıştır;

"Petrolü kontrol edersen ulusları kontrol edersin, yiyeceği kontrol edersen insanları kontrol edersin."

"Küresel yiyeceği kontrol etme plânı" 1930'ların başlarına, savaşın patlak vermesinden önceye dayanır. Bu organizasyon belli başlı bazı ailelerin servetlerini korumak amacıyla seçilmiş özel kuruluşların yardımlarıyla maddi olarak destek görmüştür. Bu aileler güç ve zenginliklerini doğu sahili boyunca Boston, Vaşington, New York ve Philedelphia'ya yerleştirmişti. Bu sebeple egemen medya kuruluşları sıkça onlara atıfta bulunmuş, zaman zaman alay konusu etmişlerse de genellikle övmüşlerdir.

Savaşla birlikte Amerikan gücünün ağırlık merkezi doğu sahilinden Seattle, Houston, Las Vegas, Atlanta ve Miami gibi bölgelere dağıldı. Sonradan da Asya, Japonya ve Latin Amerika'ya.

2.Dünya savaşından bir süre önce bir aile diğerlerine göre daha fazla öne çıkmıştır. Bu ailenin serveti, uğruna kan dökülen ve savaşılan 'kara altın' petrole dayanıyordu. Bu aileyle ilgili olağandışı olan ise ailenin sadece petrole değil, diğer başka alanlarda da yatırım yapmaya karar vermesi olmuştur. Psikoloji, tıp, gençlerin eğitimi, tarım, biyoloji ve biyolojinin tarımsal uygulamalarına yatırım yapmışlardır. Çoğu kişinin fark etmediği devasa bir büyüme ve gelişme göstermişler, servetlerini de o ölçüde büyütmüşlerdir.

Bu kitapta ele alınan ana konu olan 'genetiği değiştirilmiş organizmalar' ya da GDO'nun tarihi, dönemin güçlü ailelerinden olan Rockefeller ailesinin (ve 4 kardeşin - David, Nelson,

John ve Laurance) tarihiyle paralellik göstermektedir -ki savaşın Amerikan zaferiyle bitmesinden sonraki 30 yıl süresince güç evrimine bu insanlar yön vermiştir. Gücün tamamı ellerindedir ancak işin maliyeti tüm dünyayı etkilemiştir.

Bundan 30 yıl önce, erk Rockefeller ailesinin etrafında toplanmıştı. Bugün ise 4 kardeşin 3'ü çeşitli nedenlerle vefat etmiştir. Tüm amaçları, daha sonraları Pentagon'un 'tam spektrum egemenlik' adı vereceği, gerektiğinde askeri gücün de devreye sokulabileceği küresel hâkimiyetti. Projeleri o günlerdeki küçük bir güç gurubundan bugün hayal bile edemeyecekleri, tüm gezegenin geleceği hakkında inisiyatif sahibi oldukları bir noktaya evirildi.

Kalıtım mühendisliği ile bitki ve diğer canlı organizmaların patentlenmesi tarihinin anlaşılabilmesi için 2.Dünya savaşını takip eden yıllardaki Amerikan gücünün dünyada nasıl yayıldığına bakmak gerekir.

George Kennan, Henry Luce, Averell Harriman ve hepsinden önce Rockefeller kardeşlerin tarım sektöründe başlattığı 'yeşil devrim' sayesinde Petro-kimyasal gübre, petrol ve enerji ürünlerine bağımlılık arttı. Onların o günlerde yaptıkları bugünün genetiğini değiştirme tarihinin ayrılmaz bir parçasıdır.

Yüzyılın başında gerçekleşen 4 çokuluslu dev şirket birleşerek dünya üzerindeki çoğu insanın temel besinlerinin (pirinç, soya fasulyesi, buğday, mısır ve hatta bazı sebze ve meyveler ile pamuk) kontrolünü ellerine geçirdiler. Hastalığa dayanıklı kümes ürünleri, genetiği değiştirilmiş, güya kuş gribine dayanıklı ürünler ve geni değiştirilmiş domuz ve sığır üretimi için çaba sarf etmişlerdir.

Dört özel şirketin üçünün Pentagonla kimyasal savaş araştırmaları konusunda sıkı bağları vardı. Dördüncü şirket aslen İsviçre kökenli olmasına rağmen İngiliz kontrolü altındaydı. Petrolde olduğu gibi GDO tarım projesi de bir Anglo-Amerikan küresel plânıdır

Mayıs 2003'te Bağdat'taki acımasız Amerikan bombardımanının dumanı dağıldığında ABD başkanı GDO projesini stratejik bir konu haline getirdi ve ABD'nin savaş sonrası öncelikli dış politika gündemini oluşturdu. Dünyanın ikinci en büyük tarım üreticisi konumunda bulunan AB, bu küresel plânın önünde zorlu bir engel teşkil etmekteydi.

Her ne kadar Almanya, Yunanistan, Fransa ve Avusturya gibi AB ülkeleri diğer dünya uluslarına benzer şekilde GDO ekimine sağlık ve bilimsel nedenlerle karşı çıksalar da, 2006 yılı başlarında Dünya Ticaret Örgütü (WTO), AB'ni toplu GDO üretimi için kapılarını açmaya zorladı.

ABD ve İngiliz ordularının Irak'ı işgaliyle birlikte Vaşington, bu ülkeye genetiği değiştirilmiş tohumları ABD Tarım Bakanlığının bir cömertliği olarak göndermeye karar verdi. İlk büyük çaplı deney 90'ların başında çok uzun zamandır Rockefeller ailesinin bozduğu ve yolsuzlukla başı dertte olan Arjantin'de zaten yapılmıştı.

İlerleyen sayfalarda da göreceğiniz gibi GDO'nun yaygınlaşması ve çoğalması uğruna politik tehdit, hükümet baskısı, yalan, rüşvet yöntemleri kullanılmış ve hatta cinayetler bile işlenmiştir. Okurken bir suç romanı hissine kapılmanız sürpriz olmayacak.

Tarımsal verimlilik ve dünyanın yiyecek sorunlarını çözme adı altında işlenen bu suçlar, bu küçük zümrenin amaçları doğrultusunda önemsizdir. Yapılan bunca şeyin hedefinde sadece para ve kâr yoktur. Nihayetinde bu güçlü aileler kimlerin merkez bankalarının başlarında duracağına karar verirler. Para onların yaratmaları ya da yok etmeleri için emirlerindedir.

Amaçları daha önceki despot ve diktatörlerin hayal ettikleri gibi mutlak dünya hâkimiyetidir. Kontrol edilmezlerse 10-20 yıl içerisinde bu hedeflerine ulaşmaları işten bile değil. Bu sebeple bu gerçeğin duyurulması ve herkes tarafından bilinmesi büyük önem arz etmektedir.

(Bu metin Gazeteci F. William Engdahl’ın 'Ölüm Tohumları' adlı eserinin giriş bölümüdür.


--------------------------------------------------------------------------------


BİYO-SİLAH TERMİNATÖR TOHUMLAR 4

Değerli okur,

Irak'ın işgalinden önce ;

Ebu Garib hapishanesinin mahzenlerinde saklanmakta olan Mezopotamya'nin tarimciliğinda binlerce yildir varliğini devam ettirmiş olan tohumları kayboldu !!!

Bu tohumlar nerede?

Ebu Garib'de binlerce yılda geliştirilen buğday tohumu çeşitlerinin yer aldığı bir tohum bankası bulunuyordu.Amerikan bombardımanından sonra o tohum mahzeni tarihe karıştı. Artık kimse o tohumların nerede olduğunu bilmiyor!

Transgenik tohumun ana üreticisi ABD olduğu düşünülürse , acaba Ebu garip hapishanesinde kaybolan tohumlar nereye gitmiş olabilir ?

Büyük bir olasilikla Tohumlarin genleriyle oynayan ABD şirketlerinin birisinin elinde veya

Svalbard Tohum depolama barinağindadir!

Svalbard Küresel Tohum Deposu ise ,Global Crop Diversity Trust (GCDT- Küresel Hasat Çeşitliliği Örgütü) tarafindan yönetilmektedir.

Bu örgütün başında Kanadalı Margaret Catley-Carlson vardir.

Carlson kimdir derseniz ?

Önceleri (Population Council) başkanıydı. Bu konsey John D. Rockefeller'ın nüfus popülasyonunu düşürmek amacıyla 1952'de kurduğu, aile planlaması adı altında gelişmekte olan ülkelerde kısırlaştırma çalışmaları yürüten bir konseydir.

Kisirlaştirma çalişmasinda bulunan kişiler küresel tohum depolarini da kontrol eder durumdadir !!

Günümüzde tohum hem çok değerli hem de önemli bir silah haline gelmiştir.

Tüm dünyada safliğini koruyan tohum çeşitleri Yeşil Devrim sonucunda birkaç dünya ülkesinin elinde toplanmakta ve toplanilan yerel, değerli tohumlar yerine "sahte" diyebileceğimiz genlerinle oynanmiş tohumlar verilmektedir.

Alman asıllı Amerikalı araştırmacı-gazeteci F. William Engdahl'ın istenmeyen ırkları kısırlaştırma planının ayrıntılarını açıkladığı ürpertici iddialarla şok olacaksınız!


"Norveç 'Teki Tohum Deposu Dünyayı Ele Geçirme Planının Bir Parçası"

Alman asıllı Amerikalı araştırmacı-gazeteci F. William Engdahl, tarım sektörünü elinde tutan GDO devlerinin insanlık için gerçek bir kıyamet yaratacağını söylüyor. İddiaları son derece ürkütücü.

Norveç'teki küresel tohum deposuyla amaçlanan arî üstün ırk yaratmak mı yoksa istenmeyen ırkları yiyeceklerle kısırlaştırmak mı?

"Kıyamet tohum deposu" olarak da bilinen Svalbard hariç dünyadaki diğer tohum depolarını bekleyen "kıyamet"i kim koparacak? Engdahl sorularımızı yanıtladı.

Yeni Aktüel Dergisini 29 Kasım - 5 Aralık 2007 tarihli 125. sayısında "Kıyamet Kapısı" başlığıyla kapak konusu olarak işlediğimiz ve 26 Şubat 2008'de tamamlanacağını duyurduğumuz "proje", tamamlandı. Norveç'in kuzeyindeki Spitsbergen adasında "Svalbard Küresel Tohum Deposu" adı verilen o ambar, Mart 2008 itibariyle resmen faaliyete başladı.

Donmuş bir dağın 130 metre altına inşa edilen ambarda şu anda dünyanın dört bir yanından yaklaşık 3 milyon farklı tohum özel ambalajlarda saklanıyor.Kuzey Kutbu'na 1100 kilometre uzaklıkta olan buzdağı ambarında bazı dayanıklı tohumlar 1000 yıl kadar bozulmadan kalabilecek.

Her türlü nükleer saldırıya, patlamaya ve depreme dayanıklı olan bu tohum deposuna "kıyamet tohum deposu" da deniyor. Dünya üzerindeki tüm tohum çeşitlerini biraraya getirmeyi hedefleyen ambarın amacı, gelecekte dünyanın başına gelebilecek nükleer savaş, meteor düşmesi veya iklim değişimi gibi bir felaket durumunda, tohum çeşitliliğinin korunmasını sağlamak.

Buraya kadar her şey gayet iyi niyetli görünüyor. Ancak Alman asıllı Amerikalı araştırmacı-gazeteci F. William Engdahl'ın bu proje ile ilgili dehşet verici şüpheleri var.

Engdahl, tarım sektörünü ellerinde tutan GDO (genetiği değiştirilmiş organizma) devlerinin bizim bilmediğimiz bir şeyler bildiklerini düşünüyor. Spitsbergen'in buzlaşmış kayalıklarının altında "dünyayı ekonomik ve genetik olarak ele geçirme" planlarının yattığını iddia eden Engdahl, teorisini ambar projesi finansörlerinin kimlikleri ve geçmişleri hakkında ayrıntılı hatırlatmalar yaparak ispatlıyor.

İlk baskısı 2007'de yapılan, Nisan 2009'da Türkçe'ye çevrilen "Ölüm Tohumları/ Kalıtımın Değiştirilmesinin Arkasındaki Karanlık Oyunlar" adlı kitabın da yazarı olan Engdahl ile "kıyamet muhafızları" dediği finansörlerin kimlikleri, neler yaptıkları ve Svalbard Küresel Tohum Deposu üzerindeki hedefleri hakkında konuştuk.


Kıyamet muhafızları

- Svalbard Küresel Tohum Deposu'nun finansörleri kimler?

Öncelikle, bu ambarın Global Crop Diversity Trust (GCDT- Küresel Hasat Çeşitliliği Örgütü) aracılığıyla işletildiğini söylemeliyim. Nisan 2009 rakamlarına göre 123 milyon dolarlık bir finansmanları var. Roma'da kurulan bu örgütün başında Kanadalı Margaret Catley-Carlson bulunuyor. 1998'e dek New York merkezli Nüfus Konseyi'nin de (Population Council) başkanıydı. Bu konsey John D. Rockefeller'ın nüfus popülasyonunu düşürmek amacıyla 1952'de kurduğu, aile planlaması adı altında gelişmekte olan ülkelerde kısırlaştırma çalışmaları yürüten bir konsey.


Diğer GCDT üyeleri arasında Hollywood Dream Works Animation'a başkanlık eden Lewis Coleman da var. Coleman, ABD'nin en büyük Pentagon anlaşmalı askeri endüstri şirketi olan Northrup Grumman Corporation'ın da kurul başkanıydı.

Örgütün finansörleri ise;

- Geçen yıl şirketin aktif yönetiminden çekilerek kurduğu Bill-Melinda Gates Vakfı aracılığıyla kendini Asya ve Afrika'daki çiftçilere yardıma adayacağını beyan eden Microsoft'un kurucusu Bill Gates!

- Dünyanın en büyük patentli GDO tohum ve tarım kimyasalları devi ABD'li DuPont / Pioneer Hi-Bred!

- Yine bir ABD'li GDO devi Monsanto!

- İsviçre menşeli GDO tohum ve tarım kimyasalları şirketi Syngenta!

- 1970'lerde 100 milyon dolarlık bir kaynakla "Yeşil Devrim" diye bilinen tohumda gen devrimini başlatan ve tarımsal değişim ile ideal genetik saflığı sağlama çalışmalarını yürütmek üzere dünyanın en büyük vakıflarından birini kuran petrol devi Rockefeller!

- ABD, İngiltere, Norveç, Almanya, İsviçre ve Kanada'dan da devlet fonları aktarılıyor.

Yani özetle, GDO tohumları az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere yayarak tarlalardan orijinal tohumların kökünü kazıyan şirketler, şimdi dünya üzerindeki tüm orijinal tohumları olası bir kıyamet günü için kutuplarda buzdan bir adaya saklıyor.

Dünyanın pek çok ülkesinde "zaten var olan" tohum depolarına ne gibi bir felaket gelecektir ki, Svalbard'a muhtaç kalınacaktır?


Ebu Garib tohumları nerede?

- Nükleer savaş, iklim değişimi veya meteor düşmesinin dışında bir felaketten mi söz ediyorsunuz?

Evet, planlı bir felaketten söz ediyorum. Bunu anlamak için yalnızca 2003 Amerikan bombardımanından sonraki Irak'a bakmak yeterli. Irak medeniyetlerin beşiği ve binlerce yıl önce buğday tarımının doğduğu yerdir.

Ebu Garib'de binlerce yılda geliştirilen buğday tohumu çeşitlerinin yer aldığı bir tohum bankası bulunuyordu. Amerikan bombardımanından sonra o tohum mahzeni tarihe karıştı. Artık kimse o tohumların nerede olduğunu bilmiyor.

Düşünün, dünyadaki tüm tohum çeşitleri NATO destekli Svalbard'da biraraya getirilip kontrol altına alındığında, dünyadaki diğer paha biçilmez tohum bankalarını savaşlar ve terörist eylemler ile yok etmek çok kolay olacak! Sonrasında da Monsanto ve DuPont gibi devler kendi GDO tohumlarını tüm dünya çiftçilerine tek elden sunabilecekler. Yani tüm tohum çeşitlerini ele geçirdikten sonra dünyanın diğer tohum bankalarını, tekel oluşturabilmek amacıyla yok edebilirler.


"Ari ırk yaratma projesi"

- Peki tekel olma arzusunun temelinde yatan tek sebep ekonomik mi?

Hayır. Bunu açıklamak için önce kıyamet muhafızlarının kimliklerinden ve geçmişte neler yaptıklarından biraz söz edelim. Rockefeller 1971'de Uluslararası Tarım Araştırmalarında Küresel Danışmanlık Grubu olan CGIAR'ı kurdu. CGIAR, üçüncü dünya ülkelerinin bilim adamlarının ve agronomistlerinin (tarım uzmanı) "modern tarım ürünü" kavramlarında uzmanlaşmaları ve ABD'de öğrendiklerini ülkelerine götürmeleri ile yakından ilgilendi. GDO'lu "Gen Devrimi"nin yaygınlaşması için paha biçilmez bir etki şebekesi oluşturdular. CGIAR, daha etkin olabilmek için BM Gıda ve Tarım Örgütünü (FAO), BM İlerleme Programı'nı ve Dünya Bankası'nı da işin içine dâhil etti.


"Rockefeller Hitler'in de finansörüydü"

Üstün ırk yaratma projesi tanı ola­rak nasıl bir şey?

Rockefeller Vakfının ve zengin finans kurumlarının 1920'lerden beri genetik olarak üstün ırk yaratmayı meşrulaş­tırmak için kullandıkları öjenik bilimi daha sonradan genetik mühendisliği olarak değiştirilmiştir. Hitler ve Nazi­ler buna ari üstün ırk diyorlardı. Hit­ler'in öjenik çalışmaları da bugün Sval­bard'a milyonlarca dolar akıtan Roc­kefeller Vakfı tarafından finanse edil­mişti. Rockefeller Vakfı, Third Re-Ich's Kaiser VViIhelm Instilutcs'nün ari ırk öjenik çalışmalarını finanse ediyor­du. 2. Dünya Savasında ABD resmi olarak savaşa Hitler Almanya'sının karsısında olarak girerken, Rockefel­ler Standard Oil Group, illegal olarak Alman Luftvvaffe ve VVehrmacht bir­liklerine petrol nakline devam etti. Bununla ilgili ABD Senato araştırma­sı da yapıldı.

Rockefeller Vakfı insanı "gen dizilim­lerine" indirgemeye çalışan sözde mo­leküle! biyoloji bilimini yaratmıştı ve sonunda insan («elliklerini istenen şe­kilde değiştirmeyi amaçlıyorlardı. Hit­ler'in Öjenikçi bilim adamları 2. Dünya Savasından sonra sessi/ce ABD'ye gö­türülmüş ve Çeşitli yaşam formlarının genetik olarak tasarlanması konusun­ da ilk adımları atmışlardır.


Gıdalar ile negatif ojenik

Amaç tarım yani gıdalar üzerinden üstün ırk yaratmak mı?

Aslında daha da kötüsü. Rockefeller, Carnegie, Harriman ve diğer zengin elit aileler tarafından fonlanan öjenik (üstün ırk yaratma) lobisinin 1920'den beri biricik amacı "negatif öjenik"tir. "Negatif ojenik" istenmeyen soyların sistemli bir şekilde yok edilmesidir.

Aile Planlaması Enternasyonalin ku­rucusu, koyu öjenikçi ve Rockefeller ailesinin yakın dostu Margaret Sanger, 1939'da Harlem'de "Negro (Zenci) Projesi" adı altında bir proje başlattı. Bu projenin ne olduğunu bir arkadaşı­na yazdığı mektupta açıkça dile getiri­yordu:

"Negro (Zenci) nüfusu ortadan kaldırmak istiyoruz".


--------------------------------------------------------------------------------


BİYO-SİLAH TERMİNATÖR TOHUMLAR 5

Değerli okur,

Sizleri hayrette bırakacak ve düşündürecek bir bilgiyi , bir KISIRLAŞTIRMA PROJESİNİ aşağida sunuyorum.


"KüçüK bir Kaliforniya biyoteknoloji şirketi olan Epicyte, genetik mühendisliği marifetiyle, yendiğinde erkeği kısırlaş­tıran bir mısır geliştirdiklerini açıkladı."

Bundan da anlaşiliyor ki , tüm insanlik ,özellikle fakir ülkelerin insanlari ,acimasiz emperyalizmin denekleri haline getirilmiştir !!!

Ve toplumsal yok etme başlamiştir.

Kakalak ve böcek toplumlar !!! dünyadan silinmelidir ....

Bu toplumsal yok etmenin silahi ise GIDA olacaktir !!!

Toplumlari kisirlaşmakta kullanilmaya başlanmiş olan mısır , yüzlerce gida maddesinde nişasta olarak katki amaçli kullanilmaktadir.Özetle MISIRin gida sektöründe kullanim sahasi çok geniştir.


20 yıllık kısırlaştırma projesi

Küçük bir Kaliforniya biyoteknoloji şirketi olan Epicyte, genetik mühendisliği marifetiyle, yendiğinde erkeği kısırlaş­tıran bir mısır geliştirdiklerini açıkladı.

Epicyte, Svalbard'ın iki sponsoru olan DuPont ve Syngenta ile teknolojilerini yaymak için ortaklık kurmuştu. Çok il­ginçtir ki Epicyte, genetiği değiştiril­miş sperm öldürücülü mısırı ABD Ta­rım Bakanlığından (USDA) aldığı araştırma fonuyla geliştirmişti.

Toplumun üremesini engelleyecek olan işlem önce erkeği kısırlaştirmak amaciyla spermi öldüren bir katkiyla mısır vasitasiyla kullanima verildi.

Erkeklerin spermleri , döllenme sağlayamayacak duruma getirilmeye başlandi.

Böylece "Negatif ojenik" projesi yürütülmeye başlandi.

Kara baronlar bununla da yetinmediler .

Bir başka uygulamalari da şöyle oldu ;

1990'larda BM Dün­ya Sağlık örgütü, Nikaragua, Meksika ve Filipinler'de 15 ila 45 yaşları arasın­daki milyonlarca kadının tetanoza kar­şı aşılanması için bir kampanya başlat­tı.

Erkekler de tetanoz olabilirdi ama aşı erkeklere yapılmadı.

Bu şüphe uyandırıcı durumdan ötürü Katolik bir kilise organizasyonu olan Comite Pro Vida de Mexico (Meksika Yaşam Komitesi) aşıları test ettirdi. Test sonuç­ları ile, Dünya Sağlık örgütü'nün (WHO) yalnızca çocuk doğuracak yaş­taki kadınlara dağıttığı aşıların Chorionic Gonadotrophin (hCG) içerdiği ortaya çıktı.

Doğal bir hormon olan hCG, tetanoz toksoid taşıyıcılarıyla birleştiğinde kadınların hamile kalma­sını engelleyen antikorları üretiyordu.

Daha sonradan ortaya çıktı ki Rocke­feller Vakfı, Rockefeller Nüfus Kon­seyi, Dünya Bankası ve ABD Ulusal Sağlık Enstitüleri, Dünya Sağlık örgü­tü (WHO) için tetanoz taşıyıcın bir kı­sırlaştırma aşısı üretmek için 1972'de 20 yıllık bir proje başlatmışlardı.

Ayrı­ca Svalbard Kıyamet Tohum Deposu'nun ev sahibi Norveç hükümeti kısırlaştırıcı aşının üretilmesi için 41 mil­yon dolar bağış yapmıştı!

MODERN ÇAĞIN TÜM GERİ KALMİŞ TOPLUMLARI DİĞER DEYİŞLE, ZENCİLERİ KISIRLAŞTIRILMALI VE HATTA HASTA EDİLEREK YAŞAM SÜRELERİ KISALTILMALI VE BÖYLECE ORTADAN KALDIRILMALI İDİ !!!

Bu durumda okullarımızda yapilagelmekte olan ve uzun senelerdir devam eden aşilarin niteliği hakkında düşünmemiz de gerekmez mi ?


Hibrid tohumlarla tekel tuzağı

Rockefeller'in gelişmekte olan ülke­lerde yürüttüğü Yeşil Devrim çalışmalarına bu açıdan bakınca korkunç gö­rünüyor…

Rockefeller Vakfı 1946'da sadece adı yeşil olan "Yeşil Devrim"i başlattı. Neydi Yeşil Devrim? 60'larda Rocke­feller'in çalıştığı Meksika, Hindistan gibi ülkelerde daha çok ürün veren ıs­lah edilmiş tohum çeşitleriyle açlık so­rununu büyük ölçüde çözmeyi vaat ediyordu.

Yıllar sonra.

Yeşil Devrim'in aslında Rockefeller ailesinin ileride tekelleştirebilecekleri bir tarım geliştirme planı olduğu ortaya çıktı; tıpkı yarım yüzyıl önce petrol endüstri­si işinde yaptıkları gibi.

Nasıl tekelleştiler?

Yeşil Devrim gelişmekte olan piyasa­larda yeni hibrid tohumların üretilme­sine dayanıyordu. Hibrid tohumlar üreyemedikleri için çiftçilerin her sene tohum alması gerekiyordu. Hibrid to­hum patentlerinin DuPont / Pioneer Hi-Bred'in ve Monsanto'nun başını çektiği bir avuç dev tohum şirketinin elinde toplanması daha sonra GDO'lu tohum darbesi için yolu açtı. Hibrid to­humlar ve bu tohumların ihtiyaç duy­duğu kimyasal gübreler, çiftçileri tarım ve petro-kimya şirketlerine bağımlı hale getiriyordu. Bu gübreler Rocke­feller kontrolündeki büyük petrol şir­ketlerinin ürünüydü. Ot ve böcek ilaç­lan da petrol ve kimya devleri için ek pazarlar oluşturuyordu.

Yeşil devrim aslında bir "kimyasal darbeydi". Geliş­mekte olan ülkelerin yüksek miktarda­ki gübre ve ilaç girdisini finanse etme­leri mümkün değildi. Bu nedenle Dünya Bankasından kredi notu ala­rak ve ABD hükümetinin garantisi al­tındaki Chase Bank ve diğer New York bankaları aracılığıyla özel borç­lar aldılar.

Sonuç?

Bankalara ve tefecilere borçlanan çift­çiler genellikle topraklarını kaybetti­ler, iş aramak için şehirlere göç ettiler; fabrikaların ucuz işçi açığı da kapan­mış oldu.

Patentli biyolojik silah Peki ya bugün?

Bugün de Gates ve Rockefeller Afri­ka'da Yeşil Devrim adı altında bir projeye daha milyonlar yatırıyor. Amaç yi­ne GDO tohumların ve kimyasalların yaygınlaştırılması. Bunun için pek çok teşvik ve kampanyalara başvuruyorlar.

Büyük bir tekelleşme tehdidiyle kar­şı karşıyayız...

Plan işlerse tüm dünya birkaç tohum devinin kölesi olacak. Washington'dan gelen emirler doğrultusunda Washington'un siyasetlerine karşı olan üçüncü dünya ülkelerine tohum ver­ meme olasılığı da var. Ayrıca pirinç, mısır, buğday ve soya gibi dünyanın temel gıda üretimi için patentli to­humların üretimi korkunç bir biyolo­jik silah olarak da kullanılabilir. Ge­netik müdahalelerle öldürücü gıdala­ra çevrilebilirler. (Yeni Aktüel)

Katil Bush "Irak'ta yeşerdiğinde bütün bölgeye yayılacak demokrasi tohumlarını ekmek için bulunuyoruz" derken mecazi bir ifade kullanmıyordu. Nasıl mı?

Gıda Fiyatlarındaki Yükselmeyle Başlayan Ayaklanmaların Görmezden Gelinen Nedeni: Gdo'lar!

Gıda fiyatlarının artması ve dünyanın bazı bölgelerinin açlık tehdidiyle karşı karşıya kalması bir süredir hararetli tartışmalara neden oluyor. Durumun nedenleri arasında küresel ısınma kaynaklı kuraklık ve beslenme yerine biyoyakıt üretimi için ekim yapılması üzerinde durulurken, Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar'ın (GDO) bu süreçteki etkinliğinden fazla bahsedilmiyor. Oysa "dünyada açlığı sona erdirme" iddiasıyla yola çıkan dev şirketlerin genetik mühendislik ürünlerinin insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkileri araştırılmaya devam ederken, tarımdaki sonuçları son günlerde yaşanan ayaklanmalarla kendini göstermeye başladı bile.

Irak'ı bombalamaya başladıktan üç ay sonra, Mayıs 2003'te Başkan Bush GDO'ların stratejik bir konu olarak ABD'nin savaş sonrası dış politikasının önceliği olduğunu vurgularken belki de nadir doğrularından birini söylüyordu.

1970'lerin sonunda başlayan bitkilerin genetik olarak değiştirilmesiyle ilgili çalışmalar 80'lerde düzenleyici hiçbir yasa olmadan hızlandı. Ana aktörse Başkan Yardımcısı "Baba Bush"tu; 1988'de başkan olduğunda da, ABD'de GDO üreten şirketlere serbestlik tanıdı. Pandora'nın kutusu açılırken, bilim adamları uyarıyordu. Bunlara kulak tıkayan Başkan Bush 1992'de noktayı koydu: "Genetiği değiştirilmiş (GD) mısır, soya fasulyesi, pirinç ya da pamuk gibi bitki ve yiyecekler 'büyük ölçüde' doğal olanlara denktir!"

Süt sağlıktır! Yoksa değil midir?

ABD yönetimiyle sıkı bağlantıları olan Monsanto şirketinin piyasaya giren ilk patentli GDO ürünü "rBGH" yani büyüme hormonu içeren süt oldu. Monsanto'nun iddiasına göre rBGH enjekte edilen inekler yüzde 30 daha fazla süt üretecekti. Geçimini bundan kazanan çiftçiler için azımsanmayacak miktardı bu. Üstelik Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) bu sütün sağlıklı olduğunu açıklamıştı. Fakat çiftçi ve tüketicilerin bilmediği, bu hormonun inekte IGF-1 adı verilen başka bir hormonu da arttığıydı.

Bilim adamları hayvanlarda insülin benzeri bu büyüme faktörünün artmasının kansere yol açabileceği söylüyordu. Zamanla ineklerin sağlığı bozulmaya başladı. Yürümekte bile zorlanan bu hayvanları iyileştirmek içinse daha fazla antibiyotik verildi. 1990'ların sonunda antibiyotik kullanıcılarının yüzde 70'i artık hayvanlardı! Ve tabii et ve süt tüketen insanlar da antibiyotiğe dirençliydi artık 1991'de FDA'da GDO'larla ilgili politikaları belirlemek üzere yeni bir birim kuruldu.


Naci KAPTAN - MedyaraziGazi Mustafa Kemal ATATÜRK diyor ki;

Hayattaki yegane üstünlüğüm Türk doğmaktır! Muhterem milletime şunu tavsiye ederim ki; sinesinde yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki cevher-i asli'yi çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an feragat etmesin.


-------------------------------------------------------------------------------

http://www.guncelmeydan.com/pano/biyo-silah-terminator-tohumlar-1-5-naci-kaptan-t22504.html

http://www.facebook.com/GuncelMeydan1919   alıntıdır teşekkürler.

Kutadgu Bilig 

Üye

 

 

Dünya yeniden kurulurken Türk çiftçisi ne yapacak?

Gürcistan krizi, dünyada olayları hızlandırdı. Rus istihbaratından bir yetkili, “Amerikalı askeri yetkililer, Gürcü birliklerinin Güney Osetya’ya düzenleyeceği askeri operasyonun tarihini ve başlama saatini biliyordu” dedi. 

Amerika’nın gerçek derdi, Gürcistan bahanesiyle Karadeniz’e savaş gemilerini çıkarabilmekti ki düşük tonajlı gemilerle de olsa şimdi onu yapıyor. 


***


Rusya ABD-Polonya arasındaki füze kalkanı anlaşmasına Belarus Cumhuriyeti ile benzer bir anlaşma imzalayarak cevap verdi. Yine ABD’nin Karadeniz’e askeri gemi göndermesine karşılık, Suriye ile anlaşarak Doğu Akdeniz’e gemilerini gönderecek. 

Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad, Soçi’de Medvedev ile görüştü ve “Suriye dünyadaki güvenlik için iki ülke arasındaki stratejik işbirliğinin geliştirilmesi taraftarıdır” dedi. 


***


Taliban’ın üssü haline getirilen Pakistan’da ise Amerika’nın Afganistan işgaline zemin hazırlayan Müşerref, iktidardan düşürüldü. 

İngiltere Başbakanı Gordon Brown, Afganistan’ın başkenti Kabil’e sürpriz ziyarette bulundu ve Karzai’yi, Pakistanlı yetkililerle daha geniş işbirliği yapılması konusunda teşvik edeceğini söyledi. 

Türkiye’de terör bütün hızıyla ve polise, askere yönelik bombalı araç saldırılarıyla sürerken İşçi Partisi Genel Başkan Vekili Mehmet Bedri Gültekin, “Türkiye NATO üyesi olarak kaldığı müddetçe teröre karşı mücadelede sonuç alamaz. Amerika’nın iş birlikçileri, CIA ile çalıştıklarını gizleyen ve gizlemeyen özel görevliler, bütün NATO savunucuları, şimdi gladyoya karşı mücadele ettiklerini söylüyor. Oysa bilinen bir gerçeği hatırlatmak gerekiyor: Gladyo, Amerikan icadıdır. Ancak Amerika ile var olabilir” dedi. 


***


ABD’nin Irak’tan çekilmeye hazırlandığına dair haberler de Türkiye’yi yakından ilgilendiriyor. ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, Polonya’dan özel bir uçakla İncirlik Üssü’ne indi, burada çeşitli görüşmeler yaptıktan sonra Irak’a geçti. Rice, Bağdat’ta ABD ile Irak’ın Amerikan askerlerinin Irak’ta Aralık 2008’den sonraki varlığına ilişkin anlaşmaya çok yakın olduğunu açıkladı. 

ABD’nin karadan ve Türkiye’nin Güneydoğusu üzerinden çekilmek istediği göz önüne alınırsa, Kuzey Irak ve Güneydoğu ile ilgili yeni planları var demektir. 


***


İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinecad, bütün bu gelişmeleri İsrail aleyhinde yorumluyor ve “Siyonizm, Nil’den Fırat’a kadar tüm toprakların işgali rüyasıyla kuruldu, ancak bu rejim bugün varlığını sürdürebilmek için etrafına duvarlar örmek zorunda kalıyor” dedi. 

Prof. Dr. Anıl Çeçen, Başbakan Erdoğan’ın “Kafkas İttifakı” içine Ermenistan’ı alma düşüncesine karşı Rusya ve Batı’nın desteklediği Ermeni ordusunun SSCB’nin dağılmasından hemen sonra Azerbaycan topraklarına girerek, bu ülkenin beşte birini işgal ettiğini hatırlattı ve Ermenistan’ın da içinde bulunduğu bir ittifakın ancak Ermenilerin sürdürdüğü haksız işgale son verilmesi ile mümkün olabileceğine işaret etti.


***


Ve bence günün en anlamlı değerlendirmelerinden birini TZOB Başkanı Şemsi Bayraktar yaptı: 

“Eğer Türkiye’de üretici desteklenmez ise gıda sıkıntısı baş gösterecek ve insanlar aç kalacak. Üretimi desteklemekten başka bir çaremiz yok. Bu nedenle topraklarımız çok kıymete bindi. Çiftçilerimize çağrıda bulunarak, arazilerinizi yabancılara satmayın, çünkü gelecek 10 yıl içinde en zenginimiz çiftçiler olacak’diyorum.”

ARSLAN BULUT YENİCAĞ GAZETESİ  www.yenicaggazetesi.com.tr

 

GDO’lu ürün yiyenler ne oluyormuş?

GDO’lu ürünlerle ilgili yönetmelik ve ardından çıkarılan Biyogüvenlik Yasası’nın esas olarak, bu ürünleri yasaklamadığını aksine serbest bıraktığını belirtmiştik. Fakat GDO diye başlayınca kimse meseleye ilgi göstermiyor. Konunun basında yer alması için Bolivya lideri Morales’in yaptığı gibi “Hormonlu tavuk yiyen erkekler eşcinsel oluyor” gibi tespitleri öne çıkarmak gerekiyor. Nitekim hiçbir gazete bu haberi görmezlikten gelemedi.

* * *

130 ülkeden binlerce insan, alternatif iklim zirvesi için Bolivya’da toplandı. Zirvenin açılışını yapan Boliyva lideri Evo Morales, “Ya toprak anaya sahip çıkacağız, ya da kapitalizm ölecek” dedi ve yiyeceklerin doğal olmamasını eleştirirken “Tavuklara gelince, tavukları kadın hormonuyla dolduruyorlar. Bu nedenle tavuk yiyen erkekler sorunlar yaşıyorlar. Ayrıca saçları dökülüyor ve kel kalıyorlar” diye konuştu. 

Odatv.com, “Medya bunu niye görmedi? başlığı altında, iklim zirvesini sadece Birgün Gazetesi’nden Adnan Bostancıoğlu’nun incelediğini yazdı. 

Yazıda şu bilgiler veriliyor: 

Morales, sanayileşmiş ülkelerin er veya geç bir uluslararası iklim mahkemesinin kurulmasını kabul edeceklerini söyledi. 

Morales, Uluslararası İklim Mahkemesi kuruluncaya kadar, Uluslararası Adalet Divanı’nın iklime karşı işlenen suçları yargılamasını önerdi.

Cochabamba Konferansı’nda gazetecilere açıklamalarda bulunan Morales, kapitalizmin yarattığı tahribata karşı toprağı korumanın önemine değindi.

Morales, “Toprak Ana’nın haklarını korurken, insan haklarını da korumuş olursunuz” dedi.

İnsanoğlunun Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi’ne kavuşmak için 2 bin yıl beklediğini ve nihayet 1948’de BM’nin bu beyannameyi onayladığını hatırlatan Morales, aynı mücadelenin bir “Toprak Ana” beyannamesinin kabulü için de verilmesi gerektiğinin altını çizdi.

* * *


Gıda Mühendisleri Odası Marmara Bölge Şube Başkanı Bilge Ölmez ise Rusya’da yapılan ve sonuçları raporlar ile kayıt altına alınan deneye göre farelerin 3-4 nesil sonra üreme yeteneklerini kaybettiklerini bildirdi.

GDO’lu mısır yedirilen farelerin 

biyolojik olarak bir değişim yaşamadıklarını ancak yavrularının cinsel isteksizlik ve ürememe sorunu ile karşılaştığını belirten Ölmez, “GDO’lu mısır ile beslenen ve kontrol altında takip edilen farelerde 3 nesil sonra sindirim sistemlerinde 

bozulma, bağışıklık sistemlerinde 

çökme, kan yapılarında bozulma, tüm iç organlarında küçülme belirlenmiştir. Doğan yavruların normal ağırlıklarından daha az olduğu, doğumdan sonraki ölümlerde çok ciddi artış olduğu ve üreme yeteneklerinin durduğu tespit edildi” diye konuştu. 

Türkiye’nin 1998 yılından itibaren ciddi bir GDO tehdidi altında olduğunu söyleyen ve geçen aylarda TBMM’den geçen Biyogüvenlik Yasası’nın eksik ve hatalı bazı maddelerinin olduğunu belirten Ölmez, bu maddelerin bir an evvel gözden geçirilerek düzeltilmesi gerektiğini kaydetti.

* * *


GDO’lu ürünlerin nasıl bir tehdit olduğunu anlatmak için biz ne desek? Halka genetik yapısı değiştirilmiş ürün yediren kodamanların GDOşluğunu mu gündeme getirsek yoksa GDO’lu ürün yiyenlerin ne olduğunu mu?  

Diğer taraftan, son zamanlarda Türkiye’de çok garip cinsel suçlar işleniyor. Burada yazmaya elim varmıyor. Ne oldu bu insanlarımıza? Genetik yapılarında bir bozulma mı var?

 

Arslan Bulut

http://www.yg.yenicaggazetesi.com.tr/yazargoster.php?haber=13006 alıntıdır.

DO açılımı ile Anadolu'da ne Türk kalır ne Kürt! 

Hani Tayyip Erdoğan, Anadolu Kartalı tatbikatından İsrail’in çıkarılmasıyla ilgili olarak,  “Ben halkımın taleplerini bir kenara koyamam”  diyordu ya; herhalde aynı sebepten olsa gerek, AKP iktidarı genetik yapısı değiştirilmiş gıda ve yemlerin ithalatı ile ilgili bir yönetmelik çıkardı. 

Yönetmelik bir hile ve aldatma cümlesi ile başlıyor! 

Deniliyor ki,  “Bu Yönetmelik hükümlerine aykırı olan GDO’lu gıda ve yemlerin işleme ve tüketim amacıyla ithali, piyasaya sürülmesi, tescili, ihracatı ve transit geçişleri yasaktır. Gümrük idarelerince bu Yönetmelik kapsamındaki ürünler için GDO’ya ilişkin ek bir belge aranmaz.” 

Yani  “Bu yönetmeliğe uygun olmak kaydıyla serbesttir”  diyor. Üstelik ek bir belge de aranmayacağını öngörüyor! 

Hemen ardından şöyle deniliyor: 

“İthal edilen, üretilen veya dağıtımı yapılan GDO’lu gıda veya yemin, çevre, insan veya hayvan sağlığı açısından olumsuzluğu tespit edildiğinde, gıda veya yem işletmecisi sağlığı ve çevreyi korumak amacıyla gerekli tedbirleri almak, Bakanlığı, diğer ilgili mercileri ve tüketicileri acilen bilgilendirmek ve söz konusu gıda veya yemi, piyasadan geri çekmek zorundadır.” 

Demek, bütün inisiyatif bu işin ticaretini yapanlara veriliyor. 

Yönetmelik  “GDO’lu ürünlerin, bebek mamaları ve bebek formülleri, devam mamaları ve devam formülleri ile bebek ve küçük çocuk ek besinlerinde kullanılması yasaktır. 

İnsan ve hayvan tedavisinde kullanılan antibiyotiklere karşı direnç genleri içeren GDO ve ürünlerinin ithalatı ve piyasaya sunulması yasaktır”  diyerek, bu ürünlerin aslında ne kadar zararlı olduğunu tescil ediyor ama, kontrolü ithalatçıya veriyor!      

Bir garip hüküm daha var: 

“GDO’suz ürünlerin etiketinde ürünün GDO’suz olduğuna dair ifadeler bulunamaz.” 

Allah Allah. Neden bulunmayacakmış? GDO’lu ürün, normal ürünlere karışsın, millet haberi olmadan alsın yesin diye, öyle mi? Yönetmelik bunun için mi çıkarıldı? 

* * *

İnsan sağlığına zararlı bu ürünleri tamamen yasaklamak gerekirken Tayyip Erdoğan hükümetinin uğraştığı işe bakın? 

Yönetmeliğin bir yerinde  “Türkiye flora ve faunası için potansiyel bir tehlike oluşturmasını engellemek üzere GDO’nun Türkiye’de yakın akraba ve yabanileri olan türlere ait olmadığını gösterir bilgi ve belgeler istenebilir” diye bir hüküm de var. 

Yani hükümet, GDO’lu ürünlerin Türkiye’ye sokulmasının, ülkenin flora ve faunasını yok edeceğini bile bile bunlara izin veriyor! 

Yönetmeliğin tamamı, aslında bir soykırım şebekesi olan GDO’lu ürünler üreten firmalara nasıl izin verileceğini düzenliyor. 

* * *

Peki bu GDO’lu ürünleri halk mı istedi? 

Şimdi Erdoğan,  “Halkım, yüzde 47 oy oranı ile bana yetki verdi. Ben halkımın taleplerini bir kenara koyamam” dese haklıdır! 

Fakat Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi Başkanı Kemal Özer, 

 “Sayın Başbakan ya üç çocuk yapın demekten vazgeçmeli ya da GDO’dan. GDO ile doğal yapının bozulması, bitkiler ve insanların kısırlaştırılması anlamına gelir. Başbakan son 50 yılın kısırlık haritasını incelemeli. Üç çocuk yapın demekle üç çocuk yapılmaz. Erkeklerde çocuk yapacak sperm yok. Domuz aşısıyla bu daha da azalacak. GDO’lu ürünlerin hukuk zeminine alınmasıyla Türkiye 2030’ları bile göremez”  diyor. 

Demek ki halkımız böyle istedi! 

Hükümet, Siyonistlerin ilâç şirketlerine Anadolu’da tek bir Türk veya Kürt bırakmamanın yolunu açmış, biz hâlâ Türk-Kürt tartışmaları ile oyalanıyoruz! 

Varlığın tehlikede ey millet, varlığın!

Arslan Bulut www.yg.yenicaggazetesi.com.tr/ alıntıdır.

GDO ile işgal nedir?

MHP İzmir Milletvekili Şenol Bal ve 20 milletvekili, genetiği değiştiriliş organizmaların Türkiye’ye girişi, üretimi, tüketimi, dünyadaki uygulamaları ve gerekli önlemlerin alınması amacıyla Meclis Araştırması açılmasını istedi.

Önergede, GDO’lara ilişkin alınan her patentten üçünün Dow Chemical, Du Pont, Syngenta, Aventis ve Monsanta adlı firmalara ait olduğu belirtilerek  “Genetik tarımın ABD merkezli küresel devlerin tekelinde olduğu bilinen gerçektir”  denildi.

* * *

2004 yılında AKP Hükûmeti, “Biyogüvenlik Yasa Taslağı”  hazırladı. Ancak taslak, TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası’ndan hiçbir görüş alınmadan ve küresel şirketlerin talepleri doğrultusunda hazırlanmıştı. Bu sebeple, TMMOB,  “GDO’ya hayır platformu”  kurmuştu. 

Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı Gökhan Günaydın, “Tarım Bakanlığı, Türkiye’ye GDO girişinin yasaklanacağı sözünü vermiş, ancak çokuluslu şirketlerle ’etkin işbirliği’ içinde hazırlanmış yasa taslağı daha olumsuz düzenlemeleri gündeme getirmiş, yasaklama yerine, GDO’lu tohumların ekimi de dahil olmak üzere, adeta serbestleştirmenin hukuki zemini hazırlanmıştır. Taslağın hazırlandığı toplantılara, Ziraat Mühendisleri Odası çağrılmamakta, buna karşılık çeşitli firmaların temsilcileri baş köşede ağırlanmaktadır” demişti.

* * *


Ziraat Mühendisleri Odası açıklamasında şu tespitler yapılmıştı: 

* “Kaçak GDO’lu tohumlar ülkede ekim alanı bulmakta, tarımda bağımlılık sarmalı giderek derinleşmekte, Türkiye’den birkaç çokuluslu şirkete kaynak transferinin sürekliliği sağlanmakta ve zengin  biyoçeşitliliğimiz geri dönüşsüz bir şekilde ortadan kaldırılmaktadır. 

* İnsan ve hayvan sağlığı, çokuluslu şirketlerin finans kapitallerini çoğaltmak uğruna, riske edilemez.

* Avrupa ülkeleri, topraklarında GDO ekimine izin vermemektedir. Son altı yıldır Avrupa’da GDO’ların üretimi ve tüketimi yasaklanmıştır. 

* Bugün GDO’lu ürünlerin ülkemizde üretimi yasak olmakla birlikte ithalatını denetleyen bir merci bulunmamakta, ithal edilmek istenen ürüne ilişkin GDO tespiti istenmemektedir. 

* ‘Ulusal Biyogüvenlik Yasa Tasarısı’, Genetiği Değiştirilmiş Organizmaların dışalımı, piyasaya sürülmesi, kapalı kullanımı ve transitini izne tabi tutmakta, izin kararını ise kurulacak olan Biyogüvenlik Kurumu’na devretmektedir!

* Oysa Türkiye’nin, Genetiği Değiştirilmiş Organizmalara ihtiyacı yoktur. 

* Sürece karşı çıkmak ve GDO’ya hayır demek, bu ülkede yaşayan herkesin görevidir.”


* * *

O sırada Yeni Aktüel’de konuyla ilgili bir inceleme yapan Nevra Yaraç Laçinok,  “Ekmekten Kozmetiğe 1600 üründe GDO alarmı!” başlıklı yazısında Henry Kissinger’ın  “Petrolün kontrolüyle bütün bölge ve kıtaları, gıdanın kontrolüyle de bütün insanları kontrol edebilirsiniz”  sözlerini hatırlatmış ve Gökhan Günaydın’ın  “GDO meselesinde çokuluslu şirketler, tohumların genetiğiyle oynayarak hayatı patentlemeye çalışıyor ve ilaç şirketleriyle de evlilikler yaparak çevre ülkelerin tüm köylü ve üreticilerini, merkez ülkelerin çokuluslu şirketlerine bağlama çabalarını görürüz”  sözlerine yer vermişti. 

Aynı incelemeye göre Tüketici Hakları Derneği Başkanı Turhan Çakar da, 2004’te İsviçre ve Türkiye’de laboratuvar incelemesi yaptırdıklarını ve ülkemize giren mısır ve soyada GDO tespit edildiğini söylemişti. Mısır ve soya ise başta bebek maması olmak üzere 1600 üründe kullanılıyordu.

* * *

Daha sonra 2008 yılında Tarım Bakanı Mehdi Eker, Biyogüvenlik Yasası’nın çıkarılacağını söylemiş ama yine çıkarılamamıştır. Çünkü tasarıyı Amerikan şirketlerinin hazırladığını kamuoyundan saklayamamışlardı! Bu arada genetik yapısı ile oynanmış ürünler Türkiye’yi adeta işgal etti! 

Meclis’in konuya ilgi göstermesi için 2009 yılına kadar beklememiz gerekti. Şenol Bal ve arkadaşlarına teşekkürler.

Arslan Bulut yeniçağ

Tohumuna para mı verdik? 

Hani halk arasında kavga öncesi söylenen  “tohumuna para mı verdik?” sözü vardır ya, sahiden geçmişte çiftçi tohum için para vermezdi. Şayet kendisinde tohumluk yoksa, komşusundan alır, ertesi seneye de bunu yine tohumluk olarak iade ederdi. 

Fakat şimdi İsrail’den aldığımız kısırlaştırılmış domates tohumu, kilo olarak hesapladığınızda altından pahalı! Üstelik İsrail, tohumların bir kısmını Türkiye’de kiraladığı arazilerde çiftlik kurarak üretiyor! 

* * * 

Canan Uysal’ın bize naklettiği habere göre İzmir’de Gözlem Gazetesi’nden Serkan Aksüyek, Ziraat Mühendisleri Odası İzmir Şubesi Başkanı ve Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Kamil Okyay Sındır’ın konuyla ilgili görüşlerini aldı. Sındır’a göre Türk çiftçisine tohumda kurulan tuzak sadece Tohumculuk Kanunu ile sınırlı değil. 3 binden fazla ’endemik/ kendine has’bitki türünü barındıran Anadolu toprakları 2004 yılında çıkarılan ‘Islahçı Hakları Kanunu’ ile birlikte, devlet eliyle, uluslararası tohumculuk şirketlerinin pazarı oluyor.  

Kilerine tohumluk ayıran çiftçi Hasan Ağa, 2011’den itibaren bunu pazarda satamayacak. 

Aksi halde başı uluslararası tohumculuk şirketleriyle belaya girecek. 

Türkiye’nin tohumculukta adeta teslim alınmasını amaçlayan süreç 8.1.2004 tarihinde yasalaşan 5042 sayılı Islahçı Haklarının Korunması Kanunu ile başladı. 

31.10.2006 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan 5553 sayılı

‘Tohumculuk Kanunu’nun 5. maddesinde: 

‘Bakanlık tarafından, bitkisel ve tarımsal özellikleri belirlenerek sadece kayıt altına alınan çeşitlere ait tohumlukların üretimine izin verilir’ deniyor.

Aynı yasanın 7. maddesinde ise: 

‘Yurtiçinde sadece kayıt altına alınmış çeşitlere ait tohumlukların ticaretine izin verilir’ hükmü ile kayıt altına alınmamış, ama çiftçinin yüzlerce yıldır ürettiği ve ticaretini yaptığı tohumların ticaretine kesin bir engel konuyor. 

Yani, elinde fazla tohumu olan çiftçi Hasan Ağa bu tohumunu komşusuna veya pazarda ihtiyacı olan diğer çiftçilere satamayacak. 

Satarsa 10 bin YTL para cezasına çarptırılacak, fiilin tekrarı halinde beş yıl süreyle faaliyetten men edilecek, tohumluklara bakanlık tarafından el konulacak. 

Atadan, dededen, babadan kalma yöntemlerle üretilen tohum, kayıt altına alınmamışsa ticareti yapılamayacağı gibi, tohumluk olarak kullanımına da izin verilmeyecek. 

Çiftçinin bu ihtiyacını, üreten birisinden satın alması gerekecek. 

İşte bütün mesele o ’birisi’nin kim olacağı noktasında düğümleniyor. 

* * *

8.1.2004 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 5042 sayılı ’Yeni Bitki Çeşitlerine Ait Islahatçı Haklarının Korunmasına İlişkin Kanun’ işte tam bu aşamada devreye giriyor. Türkiye’de tohum ıslahı yapan şirketlerin yaklaşık yüzde 90’ı uluslararası şirketler. 

Dünya tohumculuğunu 6 büyük tekel elinde bulunduruyor. 

Bunlar Novartis, Monsanto, Cargill, Dupont, ADN ve Bayer. 

Bu firmaların Türkiye’deki tohumculuk firmalarıyla hisse bazında ya da bayilik yoluyla kurdukları ortaklıkları bulunuyor. 

5042 sayılı yasaya göre bu firmalar Türk çiftçisinin tohumlarını alıp, patent ve fikri mülkiyet haklarına sahip olacaklar. Şirketlerin hakları ise yine bu yasayla güvence altına alınmış olacak. 

Yani, önce Tohumculuk Kanunu ile çiftçiye ‘Arkadaş sen bu tohumluğunu kullanamazsın’ denilecek, sonra da o tohumları tescil ettiren şirketlere ‘devlet eliyle’ pazar yaratılacak! 

İşte Türkiye böyle yönetiliyor dostlar!


Arslan Bulut Yeniçağ

 


Facebook Twitter Google+ LinkedIn Pinterest Addthis