Tarım Politikası

Tarım Politikası

Pof.Dr. H. YUSUF GÖKALP
Tarım ve Köyişleri Bakanı
Çok değerli Bakanım, TMMOB’un değerli Başkanı, Yönetim Kurulu üyeleri, ZMO’nun
çok değerli Başkanı, değerli hocalarım, meslektaşlarım, konuklar, basın mensupları, hepinizi
saygıyla selamlıyorum. Ziraat Mühendisleri ODSASI tarafından düzenlenen Küreselleşme ve
Türkiye Tarımı konulu sempozyumun ülkemize hayırlı olmasını diyorum.
Tabii tarım sektöründe üretim, teknolojideki gelişmelere rağmen, halen büyük ölçüde
tabiat şartlarına bağlı. Geçtiğimiz aylarda Hatay, Osmaniye, İçel, Antalya, İzmir, Aydın gibi
pek çok ilimizde, ilçemizde zamanında yıllar önce bazı tedbirlerin alınmamış olması
dolayısıyla, yağışların dengesizliğinden de ileri gelen sel baskınlarına uğradı çiftçilerimiz, ekili
alanlarımız. Yine geçtiğimiz yıllarda, özellikle kuraklık, çeşitli hastalıklarla karşı karşıya
kalındı. Ben geçmiş olsun diyorum. Bu ve benzeri nedenlerden dolayı tarım sektöründe
sanayi ve diğer sektörlerde olduğu gibi istenilen programların acilen kalıcı olarak
yapılmasının da şart olduğunu vurgulamak istiyorum.
Tarım sektörü, halkın gıda ürünlerini üreterek gıda güvenliğini sağlarken, ürettiği katma
değerlerle ekonomiye önemli katkı yapmasına, çevre ve kırsal alanın bozulmadan
gelişmesine yardımcı olmakta, ekolojik dengenin korunarak gelecek nesillere aktarılmasının
temelini oluşturmaktadır.
Bu özellikleri yanında tarım, siyasetin her zaman temel öğesi olmuştur. Kelimeyi
sevmiyorum, ama kullanmak mecburiyetinde kalıyorum. Günübirlik politikalar, popülist
yaklaşımlarla çiftçinin, üreticinin duygusu sömürülmüştür. Evet çiftçinin, üreticinin bugün
içerisinde bulunduğu durum, hiç de iyi değildir. Çarıktan, kara lastiğe ancak geçmiştir. Ancak,
uzaklara gitmeyelim, 70-80’e, 94’e bakalım. Hangi kalıcı politikalar tarımda 60’larda, 70’lerde
oluşturulmuştu? Kim ziraat mühendisinin feryadına kulak vermişti? Toprakların elden çıktığı,
meraların tahrip edildiği, hayvancılığın bir türlü rayına konmadığı dosyalarla, raporlarla
makamlara sunulmaya çalışılırken, hangi politika oluşturulmuştu? 60’larda oluşturulan tek bir
politikayı, salondan eğer birisi bana hatırlatırsa, ben sözlerimi geri alırım. 70’de hangi
politikayı oluşturdu o zamanki görevde bulunanlar, 94’te, 95’te hangi politika oluşturuldu?
Yüce kurtarıcının 1926 yılında çıkardığı Hayvan Islahı Kanunu üzerine bir madde mi
ilave edildi? Tohumculuk da mı ileri teknolojiler uygulanmaya çalışıldı? Bugün Tarım ve
Köyişleri Bakanlığı’na bağlı Tarımsal Araştırmalar Genel Müdürlüğündeki meslektaşlarım
gecesine gündüzlerine katarak, artı 40 dereceden eksi 20 derecelere kadar tarlada, tek tek
başak toplayarak, kendi imkanlarıyla süreli yayınlar temin ederek ve kendi imkanlarıyla
yurtdışıyla bağlantılar kurarak, tohum konusunda mücadele ederken, 80’lerde mi onun
emeğinin karşılığı verildi, 90’larda mı verildi? Yıllarca bu ülkenin insanı bir dekardan 150
kilogram buğday aldığı zaman, öptü başına koydu. 125 kilodur İç Anadolu’daki ortalaması,
çoğu sene de 80 kilograma düşüyor. Bu ülkenin insanı, bir hayvandan 600 kilogram süt
alırken, Avrupalı yedi ton süt aldı. 296 bin hayvan ithal edildi, çoğu hastalıklı, hiçbirisinin
şeceresi tedrici kayıtları yoktur, hatta dün bile gazetelerde yeraldı, 260 bin kayıp hayvan
aranıyor diye. Girdiği kayıtlarda var da, köylünün elinde yok. Kendileri hasta olduğu için elden
çıktılar, köyün sağlıklı hayvanını da elden çıkardılar.
Çiftçi örgütlenmedi. Kooperatiflere önem verilmedi. 1950’lerde 80 dekar ortalama
büyüklüğündeki işletme arazisi, 91’e geldi 58 dekara indi. Avrupa’daki arazilerin sekizde biri,
dokuzda biri büyüklüğünde ve araziler parçalı.
Tarım Kanunu yoktur bu ülkede. Tarım çerçeve kanunu yoktur. 70, 80, 90’larda çıktı da,
57. Hükümet geldi bu kanunu rafa mı kaldırdı? Bu ülkede Toprak Kanunu, Arazi Kullanım
Kanunu, arazilerin muhafazasıyla ilgili bir kanun yok. Onun için geçmişi burada sıralamak
istemiyorum. Ancak biz küreselleşme olgusuna bakarken, geçmişten bu tarafa konuları analiz
etme mecburiyetindeyiz ki, reçeteyi doğru yazalım.
Değerli katılımcılar, dünya şartlarında yaşadığımıza göre, küreselleşme veya
globalleşme olgusunun, yarışının içine girmek mecburiyetindeyiz. Dışında kalamayız. İçine
girmek istemediğimiz için, içinde olmak istemediğimiz için bu küreselleşme olgusu bizi baskı
altına almaktadır. Her zaman özellikle 70, 80 ve 90’lar bunu her yerde, her değerli
arkadaşlarla tartışırız ve daima yönlendirilenler içerisinde kalmaya gayret edildi. Hiçbir zaman
yönetilenler içine talip olunmadı.
Bu dünyadaki çeşitli organizasyonlar, Dünya Ticaret Örgütü, IMF, Dünya Bankası, daha
değişik örgütler, organizasyonlara karşı olanlar olduğu gibi, bu organizasyonların yanı sıra
küreselleşme diye adlandırılan yeni dünya düzeninin taraf olanları da tabii ki bulunmaktadır.
Bunlar birer gerçek. İşte Türkiye, yarışta muzaffer olabilmesi için, rekabet ettiğiniz kişi, kurum
veya ülkelerin işe başlamadan sizin o işi yarılamanızla mümkündür.
Niçin küreselleşmede biz yönlendirenlerden olmayalım? Niye buna talip olmayalım? İşte
asıl bu soruyu kendimize sormamız gerekir. Burada şunu söyleyebilirsiniz: Efendim bu uluslar
arası sermayenin kontrolündedir. Niye Türkiye bu kadar toprak varlığıyla, bu potansiyeliyle,
bu insan gücüyle üreten, ürettiğini dünyaya pazarlayan, rekabet edebilen, bilim ve teknoloji
geliştiren, bilgi ve teknoloji pazarlayan bir ülke haline gelmez? Tarım ve Köyişleri Bakanlığı
görevine başladığımızda, ilk yaptığımız iş, ilgili birimleri kamu ve özel biraraya getirerek
tarımın, üretimin, dolayısıyla tüketicinin sorunlarını tespit etmek, bu tespitlere göre
yapılacakları öncelikle belirlemek olmuştur. Buna bağlı olarak 1999 Eylül ayında Tarımda
Yeniden Yapılandırma ve Reform Programı adı altında bir çalışma başlatılmış ve bunu da
kamuoyuna o gün duyurmuştuk.
Tarım ve Köyişleri Bakanlığı olarak belirlediğimiz önemli sorunların bir kısmını biraz
önce size söyledim, ancak bu önemli toplantıda vaktinizi fazla almamak kaydıyla, şu
hususların tekrar altını çizmek istiyorum. Belirlediğimiz sorunların başında, verimliliğin
düşüklüğü, verimin yokluğu, verimsizliktir birincisi. Hiç kimse buğdaya verdiği fiyatla
övünmesin. Hiç kimse, süte verdiği fiyatla övünmesin. Türk köylüsünün yüzde 3’ü buğday
satar, yüzde 97’si fırından ekmek alır. Olmayan buğdaya fiyat verseniz ne olacak ki! Kaç kişi
buğday satıyor. Ben köyün içinden gelen bir insanım. Ben hayatımda buğday satmadım.
Benim köyümden hayatta buğday satılmamıştır. Benim köyümden hayatta süt satılmamıştır.
Benim köyümden hayatta et satılmamıştır. Olmayan buğdaya para. Vermediniz de zaten.
Ama ne yapıldı? Özellikle 80’lerden sonra bu ülkenin kapıları açılarak, Arjantin’den,
Brezilya’dan, Amerika’dan küspe ithal edildi, küflü çoğu da. Avrupa’nın tereyağı, peyniri,
süttozu, ineği ithal edildi. Ta uzaklardan, denizaşırı ülkelerden meyve, sebze, muz ithal edildi.
Teşvikler, destekler bunlara verildi.
Türk köylüsünün birinci meselesi dün ve bugün verimliliktir. Türkiye’de halen, -her yerde
söylüyorum- ahır ortalaması, bir tonun altındadır.
Yüce kurtarıcının zamanındaki 42 milyon hektar mera alanı, yanlış kullanılarak
yerleşim yerlerine, yanlış turizm yatırımlarına, yanlış binalaşarak 11 milyon hektara indi. Ve
ülkeyi erozyon götürüyor. Bu ülkede halen tapu kadastro işlemlerine başlanmamıştır. Çoğu
illerdeki tapu kadastrolaşma oranı yüzde 7-8, yüzde 20’yi bulanlar yok. Bu ülke, domates,
biber, pirinç tohumunu dışarıdan alıyor. Ve bu ülkede Veteriner İşleri Genel Müdürlüğü
kapatılmış. Toprak Su Genel Müdürlüğü, Zirai Mücadele ve Karantina Genel Müdürlüğü
kapatılmış. Türkiye’nin derdi bunlar, bunları konuşmak lazım. Çiftçiye asıl destek, verimliliği,
üretimi arttırıcı destektir.
Bu ülkede 1999’un Haziran ayında mevcut hayvanlar üzerinden gittiğiniz takdirde, 50
milyon ton kaba yeme ihtiyaç var, ülkenin ürettiği 25 milyon ton. Anadolu’ya çıktığınız zaman,
o hayvanları görünce, yüreğiniz parçalanıyor. Aç gidip aç geliyorlar. Bu mu kendine yeterlilik
tarımda? Sonra birileri de çıkıyor, biz tarımda kendimize yeterliydik, son iki yıldır yeterli
olmadık. Hayır. Bu büyük bir yalandır. Bu ülke tarımda hiçbir zaman kendisine yeterli bir ülke
olmadı.
Hacettepe Üniversitesinin, değerli üniversitelerimizin, sayın Başkanımız da Hacette
Üniversitesi mensubu, beslenme bölümünün yaptığı 1986’da, 1990’larda yaptığı çoğu
üniversitelerin yaptığı temel beslenme araştırmaları vardır. 1986, 1990’larda yapılan
beslenme araştırmalarını, bu kürsülerden vermek istemiyorum. Oraya baktığınız zaman şunu
görürsünüz: Türk milleti, 70-80-90’larda protein, mineral, vitamin yetersiz olarak
beslenmektedir. Dünyada, gelişmiş ülkelerde, normal Avrupa ülkelerinde tüketilen etin
15’inde birini tüketir insanımız, yumurtanın onda birini tüketir, sütün 15’inde birini tüketir,
meyve sebze hiç bulamaz gariban. Siz hiç köylünün kasaptan et alıp da evine götürdüğünü
gördünüz mü değerli basın mensupları? Gelin benimle köyleri dolaşın. Davet ediyorum sizi
korkmayın. Konya’da kaza geçirdik, Allahü taalanın takdiridir, ben size emniyetli arabaları
temin ederim. Gelin Tokat’ın köylerine gidelim. Soralım hiç kasaptan et almış mı bu insanlar?
Bu nasıl kendine yeterlilik?
Ama ne yapmış benim insanım, sabah ezanından gece yarısına çoluğuyla çocuğuyla
toprakta tırnağıyla kazıyarak çalışmış, dekardan 125 kilogram buğday almış. Harman yerine
dökmüş ve onunla da bazıları çıkmış siyaset yapmış, kendimize yeterli yedi ülkeden birisiyiz
demiş. Kırmızı ette mi yeterliydi bu ülke? İşte problemler bu. Tavuk etinde mi yeterliydi?
Problemler bu sevgili arkadaşlar. Bunların suçlarını söylüyorum. Hiç kimse kusura bakmasın.
Suçluları 60, 70, 80 ve 90’larda bu ülkeyi idare eden, ama ülke gerçeklerini görmeyenlerdir.
Bakınız çiftçiye destek ve teşvik verilmeye çalışılmış, ama çiftçiye ulaşmamış, sırf 1999
yılında çiftçiye 1.7 katrilyon destek vermeye çalışılmış. 1.7 katrilyon destek zaten köylüye
gitmese de, 1.7 katrilyonu karşılamak için 5.5 katrilyon masraf edilmiş. Yani çiftçiye 100 lira
verebilmek için, 325 lira siz buna faiz ödemişsiniz.
Değerli arkadaşlarım, kooperatif ve birlik şeklindeki örgütlenme yok, üretici birlikleri
yasası yok. Tarımsal ürünlerde planlama, alternatif ürünler üretimine hiç el atılmamış ve bu
ülke çiftçisi yalnız ve yalnız şeker pancarı ve tütüne mahkum edilmiş. Tabii ki Türk köylüsü
şeker üretecek, Türk köylüsü tütün üretecek. Yıllarca şeker pancarı ve tütüne mahkum
etmişiniz, 1993 yılında da bir kararname çıkarmışınız, demişiniz ki artık tütün de
üretmeyeceksiniz, çıkardığınız kararnameyi uygulayamamışınız, bu Hükümet gelmiş bunu
kanunlaştırmış.
Bakınız, değerli meslektaşlarım, bu toplantı ZMO’nun toplantısı olduğu için, biraz teknik
olursa, tabii ki memnun olursunuz. Hepinizin bildiği şeyi tekrar etmek istemiyorum. Ancak
salonda bazı arkadaşlarımızın dikkatine sunmak istiyorum. Tarım yalnız şeker pancarı
değildir. Tarım öncelikle ürün çeşitliliğidir. Tarım endüstri bitkileridir, soya fasulyesidir,
mısırdır, yağ bitkileridir. Bunun yanında şeker pancarıdır. Bunun yanında tütündür.
Her yerde söylüyorum, yüce Meclisin çatısı altında da söyledim, kayıtlara geçmediği için
söylüyorum, bu toplantıyı çok önemsediğim için söylüyorum. Şeker pancarının içerisinde
yüzde 16 şeker var. Fabrikasyonla bunu ekersiniz, biçersiniz, uğraşırsınız, çapalarsınız,
fabrikanın sonucunda 13 kilo şeker elde edersiniz. Türk köylüsü üretmeye devam eder.
Geriye kalan da posadır. Küspe değildir. Geriye kalanın yem değeri yoktur. Hiç kimse bunun
yem değeri var diye Türk köylüsünü lütfen kandırmasın. Geriye kalanın yem değeri yoktur,
posadır, hayvanı şişirir, kasaba götürdüğünüz zaman, o hayvanın randımanı yüzde 62’den
yüzde 54’e düşer. Ben iyi zeoteknistim. Türk köylüsü kaybeder.
Soya fasulyesinin içerisinde 100 kilogramında 18 kilogram yağ var, 38 kilogram protein
var. Türkiye’nin bugün petrolden sonra en fazla döviz ödediği ürünler yağlı tohumlar, ayçiçek,
soya yağı ve sıvıyağdır.
ABD 82 milyon ton soya fasulyesi üretiyor, Türkiye 35 bin ton üretiyor. Soya fasulyesinin
olmadığı yerde, yem bitkisinin olmadığı yerde, tarımda ancak şunu yaparsınız. O eli
nasırlıların iyi niyetini sömürürsünüz. Tabii siz şeker pancarını üretmişsiniz, köylü haklıdır
şeker pancarı yetiştirmede. Şeker pancarını birden bire çekip sen bir şey üretme dediğiniz
zaman, hata odur. Şeker pancarını çekerken, onun yerine yem bitkisini, soyayı, slajlık mısırı,
tane mısırı, yağlı tohumları sokmanız gerekli. Bugün soya fasulyesinden elde edilen katma
değer, şeker pancarının en az altı yedi katıdır. Daha fazladır. Yem bitkisinden elde edilen
katma değer, pancarın yedi sekiz katıdır. Hayvancılıktan elde edilen katma değer, pancardan
ve tütünden elde edilenin en az altı, yedi katıdır.
Şimdi bu ülkede hayvancılık yapmaya çalışıyorsunuz, kaba yem üretmiyorsunuz, kesif
yem üretmiyorsunuz, soya fasulyesi, mısır, bunları gidiyorsunuz ta Arjantin’den
getiriyorsunuz, ben ülkede hayvancılık yapacağım diyorsunuz. Olmaz böyle bir şey. Ondan
sonra diyorsunuz ki, kim tütüne beş bin lira fazla veriyorsa, ben 10 bin lira vereceğim. 10 bin
lira verdiğiniz tütüncünün hali ortada. Hangisinin hanı, hamamı, apartmanı, arabası var?
Hepsinin ayağında yine kara lastik var. Yapmayın bunu. Yapmayın derken, o felsefeye
diyorum. Bugün Tütün Kanunu. Tütün Kanunu çıkarken, Tütün Kanunuyla birlikte tütünün
yerine ekeceğiniz ürünün birlikte verilmesi lazım, işte onu yapıyoruz ve bir de tütünle ektiği
ürün arasındaki farkı telafi edici para olarak köylüye vermeniz lazım. Yaptığımız o bizim. Ve
sonra tütünü Türkiye’de biz nereden çekiyoruz bilmiyor musunuz sevgili meslektaşlarım?
Sulu alanlardan çekmeye çalışıyoruz. Taban araziden çekiyoruz. Yani soyanın yetişeceği
yerden çekiyoruz, yani silajlık mısırın yetişeceği yerden çekiyoruz. Yoksa, kıraç, başka
ürünlerin yetişmediği meyilli arazilerde tütün yetiştirilmeye devam edecek.
Tütün Kanunu yıllar önce çıkmalıydı, çok daha geniş boyutlarıyla birlikte. Şeker pancarı,
şeker pancarında azaltma olmamıştır. Şeker pancarındaki üretim, bundan üç dört yıl önce
10-11 milyon tondur. 97 yılında 14 milyon ton kadar, 98 yılında sayın Başbakanımızın seçim
hükümeti, azınlık hükümeti kurduğu zaman 16 milyon tona çıkmıştır. 1999’da-2000 binde 12
milyon tona indiriliyor. Artı dört milyon ton da kooperatiflerin elindeki üç fabrikanın işlediği var,
yine 16 milyon ton üretilen pancar. Ancak, pancarda da tatlandırıcılarda da bizim yaptığımız
şudur: Şeker Kanunu. Şimdiye kadar Türkiye’de tatlandırıcılar üretimi mısırdan ve diğer
ürünlerden ve özellikle mısırdan üretimi serbestti. Herkes istediği kadar üretebilirdi. Bu
kanunla kısıtlama getirildi, dendi ki, tatlandırıcıdan, mısır ve benzeri ürünlerden tatlandırıcı
üretiminin oranı en fazla yüzde 10’dur, yüzde 10’u geçemez. Yani yüzde 10’la sınırlandırıldı.
Artı yüzde 10’a da müsaade edilmedi, oluşturulan bir kurulla yönetmelik çıkarılması verildi, şu
anda o yönetmelik üzerinde çalışılıyor. Ama size bir mühendis olarak şunu söylüyorum:
Değerli arkadaşlarım, mısırdan lütfen bağışlayın fakültedeki derslerimi hatırlayıp da, ders
verme durumunda olmuyorum burada, mısırdan 40 çeşit ürün elde edersiniz. Alkolünü,
yağını, proteinini, aminoasitlerini, bugün mısırdan lisin elde ediliyor. Tatlandırıcısını elde
edersiniz. Ve bir birim mısırın katma değerini 40 kat arttırırsınız. Onun için Türk devleti, Türk
müteşebbisi, mısır ve benzeri ürünlerin çok çeşitli ürünlerinin elde edildiği fabrikalarını
kurmalıdır. Tabii ki bunun yanında şeker pancarı üretimine de, tütün üretimine de devam
edilmelidir. Bugün mısırı dışarıdan satın alıyoruz.
Türkiye’nin göreve geldiğimizde mısır üretimi 1.2 milyon ton. Meslektaşlarıma teşekkür
ediyorum. Dağ taş dolaşıyorlar, her gün çiftçinin yanındalar. İki buçuk milyon tona çıkardık.
Hedefimiz 6 milyon ton. Göreve geldiğimizde soya fasulyesi üretimi 40 bin tondu. Amerika, 82
milyon ton üretiyor. Amerika’nın mısır üretimi, 254 milyon ton. Türkiye’nin üretimi 1 milyon
ton. Soya fasulyesi üretimini muhakkak surette dört beş milyon tona çıkarma mecburiyetimiz
var. Tarım ekonomisinde hayvancılıktan elde edilen gelirlerin yüzde 70 olması, geri kalan tüm
bitkisel ürünlerden elde edilen gelirlerin de 30 olması lazım. Bu kuraldır. Bu kuralın haricine
çıkamazsınız. Türkiye’de 1990’ların başına geldiğinizde, hayvancılıktan elde edilen gelirler,
yüzde 30 civarındaydı, bitkisel ürünlerden 70 civarındaydı. Madalyonun tam tersiydi. Ama bu
30, 99’un başlarında o altı yedi sene içerisinde yüzde 20’lere düşmüştü. Şimdi biz bunu
tekrar 30’lara, 40’lara, 70’lere çekmeye çalışıyoruz. Ekili alanların yüzde 2.3’ünde yem bitkisi
ekiliydi, yüzde 7’ye çıkardık. Türkiye’yi yeşillendireceğiz diyoruz. Yem bitkisi olmadan ve
Türkiye’de tarlalar boş bırakılarak Türkiye’yi yeşillendirme imkanımız yoktur.
Değerli katılımcılar, 2000 yılında 3200 dolar Türkiye’nin kişi başına milli geliri. Krizler
dolayısıyla biraz düştü. 3200 dolar olduğu zaman kırsal alanda kişi başına düşen 1350 dolar.
Üçte biri kadar neredeyse. Ama çoğu yerde de 1350 doların da daha altında. İşte teslim
alınan kırsalın durumu bu. Özellikle tarım çerçeve kanununu çıkarma mecburiyetindeyiz,
bunun için çalışıyoruz.
Üretici birlikleri yasası, yakında Meclise gidiyor. Başbakanlığa arz etmiştik, Meclise
gidiyor. Ve tarım ürünleri sigortası kanununun çıkarılması mecburiyeti var. Biraz önce sayın
Başkan, Hükümet olarak siz bu sel baskınlarına ne yapacaksınız dedi. Tabii ki, buralarda
afete uğrayanların borçları ertelenmeye çalışılıyor. Bazıları affedeceğim demiş. Ama bugün
köylünün karşı karşıya kaldığı 12 yıldır borcunu ödeyememiş, 1 milyar almış, bu 1 milyar borç
bugün gelmiş 10 milyara dayanmış. 7.5 milyar almış, bu borç şu anda 40 milyar. Öncelikle biz
bu sisteme kalıcı bir çözüm getirmeye çalışıyoruz. Temel prensibimiz şudur: Bir kere çiftçiyi
faizden, tefecilikten kurtarmak. 10 lira verilmiş, 10 liranın 15 lira faizi binmiş. Biz özellikle son
2 yıldır çiftçiye götürdüğümüz tüm teşvikleri ve destekleri, tüm yardımları geri ödemesiz
olarak götürüyoruz. Faizsiz olarak götürüyoruz. Faize bulaştırmamaya çalışıyoruz. Bütün
teşvik ve destekler, kalkmıyor. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk defa kaba yeme destek
vermeye başladık. Kim kaba yem bitkisi ekiyorsa, yüzde 25’ini gelip Bakanlıktan alıyor. Bu
geri ödemeli değildir, faizi yoktur. İki, tüm besicilere besi desteği veriyoruz. Üç, süt primini
2002 yılının birinci gününden itibaren 5 bin liradan 20 bin liraya çıkardık. Az, keşke 40 bin
liraya çıksa. Damızlık yetiştiriciler birliğini oluşturuyoruz. Damızlık yetiştiriciler birliğine üye
olan herkesin, hayvanının pazarlanması sırasında bu seneki rayici söylüyorum. Hayvanlara
240 milyon lira ekstra para veriyoruz. Önsoy kütüğüne kayıtlı olan hayvanlarda ise 180
milyon Türk lirası para veriliyor. Bunlar geri ödemeli değildir. Yine suni tohumlamayı bedava
olarak köylüye götürüyoruz. Suni tohumlamadan doğan yavruya destek veriyoruz. Köylüye
suni tohumlamayı bedava olarak götürdüğümüz gibi, suni tohumlama yaptırana da para
veriyoruz.
Burada hükümetin mentalitesini ortaya koyuyorum. Bu kadar ekonomik sıkıntılar var. Bu
sıkıntılar son iki senenin değil, otursun herkes hesabını yapsın. 30 senenin yanlışlığının
sonucu. Ama Hükümetin mentalitesi şu: Bulduğumu köylüye faizsiz vermek. Geri ödemesiz
vermek ve direk vermek. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk defa kaba yeme prim verildiği gibi,
ilk defa soya fasulyesine prim verilmeye başlandı. Ayçiçeğine, kanolaya ilk defa prim
verilmeye başlandı. Ben size bir rakam vereyim. Bu nasıl tarım politikası? Bundan beş sene
önce kolza üretimi Türkiye’de yalnız ve yalnız 10 ton. 10 ton kolza üreten bir ülkede, 35 bin
ton soya fasulyesi üreten Türkiye’de gelin kendine yeterliliği görüşelim. Olmaz böyle. Bunu
gitsin, anlamayanlara anlatsınlar. Ama köylünün alınteriyle siyaset yapmasınlar, haramdır,
Allah sorar bunu.
Değerli arkadaşlarım, yine prim vermeye devam ediyoruz. Primin yanında ithalatla
üreticilerimizi mevzuatlar içerisinde kalarak, Avrupalıların yaptığı gibi koruma kuralları,
kaideleri içerisinde ithalata karşı üreticimizi koruyoruz. Bugün basında yine var. Diyorlar ki
Tarım ve Köyişleri Bakanı Hüsnü Gökalp, bir ülkeyi de çıldırttı. Bazıları çıldırıyor bizim
uygulamamızdan, ama tüketicimiz dua ediyor, köylümüz dua ediyor, çıldırmaya devam
etsinler.
Bazı kuralları ve kaideleri yerine getireceğiz. Ha ne yapıyoruz? Yaptığımız çok basit.
Ben size söyleyeyim. Eskiden bu ülkeye meyve sebze geliyordu. Muz, elma, kayısı, armut,
üzüm. Muz giriyordu. Ütretilen ürünleri bebeklerimiz yiyordu. Sekiz ay sonra da raporu
hazırlanıyordu. Değerli televizyon ve gazeteciler özellikle bunu iyi işitsinler. İşte yaptığımız
diyoruz, önce raporu çıksın, sonra muz girsin. Şimdi sekiz ay önce yenmiş bir muz, sekiz ay
sonra raporu çıkıyor bebeklerimize. Dünyanın neresinde olursa olsun, hiç kimse pestisit
kalıntılı, ilaç kalıntılı ürün yedirme hakkına sahip değildir. Üç tane ticaret erbabını, üç tane
parti yandaşınızı koruyacaksınız diye. Yaptığımız budur.
Değerli arkadaşlarım, muzda olan kalıntılar, birden bire insanı zehirlemez. Hastalığı
birden bire görmezsiniz. Biriken etkisi vardır. Biriken etkisi akümüle olur olur, ondan sonra
midede, karaciğerde, sindirim sisteminde kanserojenik tümörler doğurur. Yaptığımız kural
budur, ben burada olduğum müddetçe bunu uygulamaya devam edeceğim. Kim rahatsız
olursa olsun, kim çıldırırsa çıldırsın.
Değerli arkadaşlarım bu ülkeye 500 bin sığır kaçak giriyordu. 6 milyon koyun kaçak
giriyordu. Sizlerle hep birlikte bu kaçakçılığı durdurduk. İşte çiftçiye en büyük destek bu.
Zamanında Et ve Balık Kurumları rehabilite edilmeden özelleştirilmiş, 38 tane süt fabrikası
arsası ve lojmanı için verilmiş. Bu özelleştirme değil, böyle özelleştirme mi olur? Gübre
fabrikaları tamamen Tarım Bakanlığından alınmış. Zirai Donatım Kurumu özelleştirilirken
yerine köylüye gübreyi üretecek, ithal edecek, dağıtacak bir kurum konmamış. Asıl tarımdaki
çiftçinin ölüm fermanı, 70’ler, 80’lerde başlatıldı ve 90’larda da uygulamaya geçirildi.
Şimdi özellikle son günlerde şu çok tenkit ediliyor. Bizim uygulamaya koyduğumuz çiftçi
kayıt sistemi ve doğrudan gelir desteği projesi. Değerli arkadaşlarım, herkes bazı rakamlar
veriyordu. Ama Türkiye’de kim çiftçi, kim nerede, ne kadar arazisi var, arazisinin verimliliği
nedir, ne üretiyor, ne satıyor, hiç kimse bilmiyordu. Nüfus sayımında dahi bazı hatalarla
karşılaşıldığına göre, arazilerin birinci sınıf, ikinci sınıf, dördüncü sınıf, kaç dekar arazisi var,
sulu, susuz, bunlar hiç belli değildi. İşte Tarım Bakanlığı olarak, çiftçi kayıt sistemine
başladık. Çiftçi kayıt sistemi, çiftçinin emek şemsiyesi altına alınması projesidir. Ve Tarım
Bakanlığının özellikle ziraat mühendislerinin, ziraat teknikerlerinin, ziraat teknisyenlerinin,
veteriner hekimlerinin, hayvan sağlık memurlarının, bir şeref projesidir. Bu bakanlığın bir onur
projesidir. Bu bir devrim projesidir. Bütün köylere ulaştık. Hakkari’nin en uzak köyünden,
Edirne’nin en uzak köyüne kadar ulaştık. Tüm köylere ulaştık. Bütün çiftçilerimizi kayıt altına
alıyoruz. Kayıt altına alırken, şimdiye kadar tapu gitmemiş, tapuyu oraya götürüyoruz. Tapu
kadastro hizmetlerini götürüyoruz. Çiftçiyi kayıt altına aldıktan sonra da, yalnız üreten çiftçiye,
ekili ve dikili arazisi üzerinden 10 milyon Türk lirası veriyoruz. Bu daha fazla olsaydı,
imkanlarımız ancak bu kadar vermemize müsaade etti. 200 dekara kadar 2 milyar para
alıyor. İki gün önce Konya’da ben bir çiftçinin 1 milyar 860 milyon liralık çekini eline verdim.
Diğer bir çiftçiye 1 milyar 600 milyon verdim. Diğer bir çiftçiye 900 milyon verdim. 900 milyon
nedir biliyor musunuz? 900 milyon, 9 tane koyun parasıdır. Fazla mı? Az. Ama aldı cebine
koydu. İlaç alır, mazot alır, gübre alır. O 900 milyon eskiden nasıl gidiyordu? Gübre
sübvansiyonu deniyordu, 147 trilyon gübre sübvansiyonu çıktığı zaman, köylüye yansıyan
yok. Doğrudan gelir desteği bu. Doğrudan gelir desteğini başlatarak, tüm diğer desteklerin
kalkmasını istemiyoruz. Çünkü bize şu söylendi: Doğrudan gelir desteğini başlattığınız
zaman, Türkiye’ye girecek hayvan ve hayvansal ürünlerin gümrüklerini sıfırlayın. Hayır dedik,
16 ay tartıştık, en son bizim dediğimiz noktaya geldik. İki, Türkiye’ye girecek yem
hammaddelerinin gümrüklerini sıfırlayın. Dedim ki, niye yem hammaddesi diyorsunuz onu
açık yazın. Soya ve mısırın gümrüğü deyin. Hayır dedik. Bizim noktaya geldiler. Mısırda
spektleri yükselttik, eskiden bu ülkeye yüzde 16, 18 su içerikli mısır giriyordu, şimdi yüzde
14’ten fazlası giremez diyoruz. Yani bu teknik tedbirlerle ithalatımıza engeller getiriyoruz.
Yine bize şu söylendi: Beş ürüne prim veriyorsunuz, vermeyeceksiniz. Soya, ayçiçeği, kolza,
pamuk ve bu ülkede yağ açığı var. Vermeyeceksiniz. Hayır dedik, primlere devam ediyoruz.
Dikkat ederseniz, IMF daha kolay kabul ediyor da, bizim bazı bürokratlar rahatsız oluyor.
Basından izlediniz. IMF’yle konuşup, IMF’ye kabul ettiriyoruz, çünkü dünyaya, Türkiye’ye
anlatıyoruz. Ve Allah’a çok şükür bürokratlarımızla beraber bütün meselelerimizde
zamanında çalışarak gidiyoruz.
Artı bize şu söylendi: Toprak Mahsulleri Ofisi olarak alımdan çekilin, TMO’nun tüm
varlıklarını özelleştirin. Hayır dedik. Sayın Başkanımızın söylediği gibi, milli refleksimizi
koyduk, milli duruşumuzu koyduk. Dünyaya anlattık, Türkiye’ye anlattık. TMO olarak yine
hububat alımına devam ediyoruz. Ama zamanında yıllar önce bazıları gelip şunu yapın dediği
zaman, sorgusuz sualsiz imzayı atmışlar. Bugün buğday üreticisinin çektiği sıkıntı, 1995’te
hanımefendinin attığı imzadır. Hanımefendi 1995’te diyor ki, biz buğdaya fiyat veriyorduk.
2000-2001-2002-2003-2004-2005 ve 2006 yıllarında Türkiye’nin kaç ton buğday ihraç etme
hakkının altında sayın Çiller’in imzası var. 2004 yılına geldiğiniz zaman, Türkiye buğday
satamaz dışarıya. İmzası var. Türkiye Allah’a çok şükür kendi ihtiyacından daha fazla buğday
üreten bir ülke. Ne yapacağız buğdayı? Yarın buğday için de başlanacak. Bakınız stoklar
oluşuyor diye. Hanımefendinin 95’te attığı imzadır, bugün Türk köylüsünün çektiği ızdırap.
Ama biz o atılan imzaları değiştirmeye çalışıyoruz. O imzaları tartışıyoruz. Yine attıkları imza
bu ülkeye her yıl 19 bin ton et girecek, kasaplık hayvan girecek, besilik hayvan girecek, şu
kadar süt tozu girecek, şu kadar tereyağı girecek. Hanımefendinin attığı imza. İnsanlar bu
kadar pişkin olmasınlar. Biz şimdi gelip diyoruz ki, hayır, hayvan almayalım, et almayalım,
kasaplık hayvan almayalım. Ne alalım bunun yerine? Gelin bunun yerine mısır alalım, gelin
bunun yerine ayçiçeği alalım. Son günlerde bir kısım medyada bazılarının Romanya’dan,
Bulgaristan’dan buğday alıyoruz, ayçiçeği, dökme yağ alıyoruz diye tenkit edilen o imzaları,
hayvandan, ithal etme mecburiyetinde kaldığımız mısıra çevirttiriyoruz. Tereyağından ithal
etme mecburiyetinde olduğumuz soya küspesine çevirttiriyoruz ve soyaya çevirttiriyoruz.
Çünkü dışarıdan soya alma mecburiyetimiz var, soya almadan yem yapamazsınız.
Değerli arkadaşlarım, onun için benim size önerim şudur: Lütfen 95 yılında atılan
imzanın içeriğini alıp baktığınız zaman, bu tarımın, bu çiftçinin 95 yılında, 2003-2004 yılının
nasıl sıkıntıya gireceğini orada göreceksiniz. Ama biz şunun mücadelesini veriyoruz: Son üç
yıldır uluslararası ilişkilerimizi en üst düzeye çıkardık. Geçmişle mukayese edilemeyecek
şekilde 10 kat artırdık, ama bunlar turistik gezi değildir hiçbirisi. Hepsi geçmişte atılan
imzaları kendi milli menfaatimize nasıl çeviririz, onun mücadelesini veriyoruz. Onun için
hemen birisi size önerdiği zaman, biz onu kabullenip altına imza atmıyoruz. Biz, ulusal
menfaatimizi, milli menfaatimizi, çıkarlarımızı, dünya gerçekleriyle yanyana koyuyoruz ve
tartışıyoruz. Tartıştıktan sonra belirli bir noktada uzlaşma alanları arıyoruz. İşte
küreselleşmede çalışma tarzımız budur. Yoksa hiçbir zaman bize önerilen bir şeyi
irdelemeden, değerli milletvekillerimizle komisyonumuzda görüşmeden. Sayın Mahmut
Erdir’e burada çok teşekkür ediyorum, sağolsun, benim bir büyüğüm olarak, bir ziraat
mühendisi ağabeyimiz olarak, tartışmadan, görüşmeden kati surette kabullenmiyor.
Değerli arkadaşlarım, ben bu sempozyumun Türk tarımına, Türk tüketicisine
yararlı olacağına, hayırlı olacağına inanıyorum. Özellikle biz tarımın meselelerine
bakarken, tüketici boyutundan bakıyoruz. Bırakalım ürünlerin fiyatı serbest piyasada
belirlensin, ama muhakkak surette serbest piyasa fiyatıyla çiftçinin eline, üreticinin
eline geçmesi gerekli olan aradaki farkı üreticiye verelim. Bütün isteğimiz budur. Ve
Türkiye’nin inanıyorum ki, 57. Hükümetin aldığı reform kararlarıyla, çıkardığı
kanunlarla 2002 yılı, çok daha iyi olacak. O 20 yılın, 30 yılın tahribatını, köklü bir
şekilde gidermeye çalışıyoruz, yeniden yapmaya çalışıyoruz. 2003 yılı çok daha iyi
olacak. Zaten biz biraz daha sabredin deme hakkına da sahip değiliz. Efendim ne
yapalım, 30 yılın tahribatıdır da deme hakkına sahip değiliz. Hükümetiz, problemlere
çözüm bulma mecburiyetindeyiz ve çözümleri de buluyoruz. İnşallah gelecek
sempozyumlarda, bu sefer Türkiye’deki daha fazla güzellikleri, bollukları tartışacağız.
Ben hepinize saygı ve sevgiler arz ediyorum.


Facebook Twitter Google+ LinkedIn Pinterest Addthis
Online Alışveriş Hemen Ara